Literatürde kullanılan ve Sir Fred Hoyle’a ait "Hurdalık Benzetmesi", bir hurdalığın üzerinden geçen kasırganın, oradaki metal yığınlarını tesadüfen bir araya getirerek uçmaya hazır bir Boeing 747 oluşturma ihtimali örneğini vererek, hayatın ve evrendeki muazzam düzenin rastlantılar sonucu ortaya çıkma ihtimalini sorgular...
Kasırganın metal yığınlarından uçak inşa etmesi ne kadar akıl dışıysa, atomların kendiliğinden böylesine hassas bir geometri kurduğunu düşünmek de aynıdır.
Modern insanın zihni genellikle iki kutba sıkışmış durumdadır: laboratuvarın soğuk rasyonalizmi ve dogmaların katı sınırları. Bu iki uçurumun ortasına altın bir köprü kuran Einstein, o meşhur "Tanrı'ya inanıyor musunuz?" sorusuna kısa ve öz yanıt verir: "Ben Spinoza'nın Tanrı'sına inanıyorum."
Neydi bu Spinoza’nın Tanrı’sı? Einstein gibi evrenin gizemlerini matematiksel denklemlerle çözen bir adam, neden 17. yüzyılda "kâfir" ilan edilip dışlanan bir ‘’lens parlatıcısının’’ felsefesine sığınmıştı?
Spinoza’nın Tanrı’sı; insanların işine karışan, cezalandıran, ödül dağıtan veya kurban bekleyen "kişisel" bir varlık değil, bizzat doğanın kendisiydi. Çiçeğin açışında, gezegenlerin yörüngesinde, atomun içindeki o muazzam dengede vücut bulan bilimsel bir huşu...
Doğanın yasalarındaki o muazzam rasyonaliteye karşı duyduğu sarsılmaz inanç O’nun Tanrı anlayışıydı…
Tanrı ile Evren tek bir tözdü!
Spinoza’nın penceresinden baktığınızda, bir teleskopla gökyüzünü incelemek aslında bir ibadetti. Bir hücrenin bölünmesini anlamaya çalışmak da "yaratıcının" dilini çözmek.
İşte bu bakış açısı, bilimi ve inancı birer düşman olmaktan çıkarıp sıkı bir müttefik yapıyordu.
Einstein’ın Spinoza’ya olan tutkusu, aslında evrene karşı duyulan derin bir kozmik saygıydı. Evren zarif bir saatin dişlileri gibi işlerken, bizim "kaos" sandığımız şey, aslında henüz alfabesini sökemediğimiz muazzam bir dildi. Rastlantıların savrulduğu bir boşluk değil; her bir zerresi matematiksel hassasiyetle yerleştirilmiş "Kutsal bir Geometri..."
Bir karınca, dev bir halının desenleri üzerinde yürürken sadece karmakarışık ipler görür (kaos); ama biz yukarıdan baktığımızda o iplerin muazzam bir desen oluşturduğunu biliriz (geometri)!
Einstein ve Spinoza bize şunu hatırlatıyor: “Gerçek dindarlık, evrenin o muazzam düzeni karşısında duyulan alçakgönüllülüktür…“
Eğer Tanrı varsa; o bizi izleyip notlar alan bir yargıç değil, güneşin batışındaki o eşsiz kızıllıkta, Pi sayısının sonsuzluğunda ve her sabah uyanmamızı sağlayan o sessiz, muazzam yasalar silsilesindedir…
Ve Einstein şunu der: "Tanrı zar atmaz!"
Çünkü oyunu kuranın ta kendisidir...
Evrenin bu devasa ve huzurlu geometrisine baktığımızda, yeryüzündeki sığ çekişmelerin ne kadar anlamsız olduğu daha net görülür. Einstein ve Spinoza’nın hayranlık duyduğu bu "Kozmik Tanrı" kimsenin tekelinde olmadığı gibi; korkuyla değil, sevgi ve hayretle anlaşılabilir…
İşte bu muazzam kozmik koro, tek bir sesin baskısını değil, her varlığın kendi doğasını yaşayabilmesini fısıldar zihnimize. Evrendeki bu mutlak özgürlük ve sınırsızlık, yeryüzünde ancak insanın vicdanına vurulan zincirlerin kırılmasıyla mümkündür...
İşte burada laiklik; sadece bir yönetim biçimi olmaktan çıkar, her insanın kendi kozmik penceresinden gökyüzüne bakabilmesini sağlayan en güçlü koruma kalkanına dönüşür…
Laiklik, sadece bir tercih değil, akıl ve bilimin rehberliğinde bir zorunluluktur; devleti dogmaya değil akla dayandırarak toplumsal kalkınmanın önünü açan...
Kimseyi tek inanca zorlamayan bu yapı, hem demokrasiye hem de "dinde zorlama yoktur" ilkesine sadıktır. Laiklik dinsizlik değil, inanç özgürlüğünün en sağlam güvencesidir.
Devlet kutsala karışmaz ancak dinin siyasete alet edilmesine de geçit vermez...
Atatürkçü aydınlanma, Anadolu’nun ruhuyla aklı birleştirerek laikliği bir huzur limanı yapmıştır. Türk Milleti, varlığını ancak bu insancıl anlayışla, çağın gerisinde kalmadan sürdürebilir. Geriye dönüş; zamana yenilmek ve evrensel düzenin parçası olan akıldan vazgeçmektir…
Bırakın! Kim, hangi pencereden bakarsa baksın, kime ve neye inanırsa inansın. Bugün "din" adı altında korku salanlar, şeriat çığırtkanlığıyla toplumu kutuplaştıranlar, aslında o muazzam evrensel uyumun en büyük düşmanıdır…
Gerçek dindarlık; bir başkasının inancına pranga vurmak değil, evrendeki o büyük koroda her sesin özgürce yankılanmasına izin vermektir. Laiklik, bu koronun susmaması için sahip olduğumuz tek teminattır…
29.06.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…