Bugün Türkiye sadece iç siyasal çekişmelerin değil, küresel ölçekli bir dönüşüm projesinin kıskacındadır. Ulus devletin kurucu kolonlarını aşındırarak toplumsal yapıyı ortak değerlerden koparmak ve daha parçalı bir düzene evriltmek isteyen bu rüzgâr, doğrudan Cumhuriyet’in laik ve tam bağımsız karakterini hedef almaktadır.
Emperyalizme karşı tarihin en büyük kazanımını elde eden Atatürkçü düşünce sistemi, bugün yine bu kuşatmaya karşı tek kalkandır. Ancak bu büyük tehdit karşısında; demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların ve "aydın" sorumluluğu taşıyanların içine düştüğü o sessiz rehavet, en az dış tehditler kadar endişe vericidir. Bir istiridyenin incisini sakladığı gibi, o fildişi kulelerdeki "konfor alanları" toplumsal refleksin önündeki en büyük engeldir.
Çeyrek asırlık siyasal dönemin ardından toplumda gözlemlenen "üç maymun" umarsızlığı, bir kabullenişten ziyade "kronikleşmiş bir çaresizlik" sendromudur. Üstelik bu çaresizlik, muhalefetin bizzat kendi eliyle ve göz göre göre derinleştirilmektedir. Unutulmamalıdır ki tarih; örgütlü bir toplumun direnci karşısında hiçbir yapının kalıcı olamayacağını defalarca kanıtlamıştır. Mesele, bireysel çıkışlarla av olmak değil; toplumsal dayanışmayı ve örgütlü yapıyı yeniden inşa edecek o "katalizör" iradeyi ortaya koyabilmektir. Bugün halkın üzerindeki o ataleti dağıtacak olan şey, başkalarından medet ummak değil, bizzat kendi gücüne güvenmektir.
İktidarın kusursuza yakın stratejilerine teslim olan; amip gibi bilinçli bir hayatta kalma mücadelesiyle değil, adeta yok olmak kastıyla kendi içinde sürekli bölünen, parçalandıkça un ufak olan bir muhalefet yapısıyla karşı karşıyayız. Siyaseti hukuki krizlerin gölgesinde bir "arınma" ve "ahlaki kodlara dönüş" söylemi üzerinden yeniden dizayn etmeye çalışanların durumu da bundan farklı değildir.
Ayrılanlar ile kalanların birbirini en acımasız, en ağır "hainlik", "iş birlikçilik" ve "satılmışlık" ithamlarıyla boğazladığı; dijital mecraların ve sosyal medyanın nefret odalarında her gün yeni bir linç ayininin düzenlendiği bu vasatta, akıl ve ilke tamamen rafa kaldırılmıştır. Muhalefet kendi evini kendi eliyle ateşe verirken; bir yanda CHP'li belediyelere yönelik adli operasyonlar, kıskaca alma hamleleri ve hukuki kuşatmalar dalga dalga büyümektedir. Dışarıdan gelen bu sistemli baskıya karşı kenetlenmesi gerekenler, içerdeki koltuk ve kimlik kavgası uğruna adeta bir kıyım yarışı yürütmektedir.
Bu tıkanmışlığın ve çürümenin farklı bir tezahürünü ise yerel yönetimler ölçeğinde tanık olduğumuz o fütursuz "saf değiştirme" trafiğinde izliyoruz. Seçmenin iradesini namuslu bir emanet gibi taşımak yerine, partiler arası geçişi bir "tercih yenileme" konforuna indirgeyen anlayış, siyasal etik kavramına ağır bir yara açmaktadır.
Düne kadar en sert eleştirileri yönelttikleri yapılara bugün "hizmet" kılıfıyla eklemlenenlerin bu tavrı, basit bir rozet değişimi değil, siyasal ahlakın topyekûn tasfiyesidir.
Özellikle kadın belediye başkanlarının da bu pragmatist döngüye dâhil olması; siyasette "kadın farkı", ilkesellik ve birleştirici duruş bekleyen toplum kesimlerinde derin bir kırılma yaratmakta, toplumsal cinsiyetin siyasetteki özneleşme mücadelesine büyük zarar vermektedir.
Siyasetteki bu "yüzsüzlüğün" otomatiğe bağlanmasını, insanların yüzü kızarmadan saniyeler içinde saf değiştirebilmesini tanımlayan en modern ve en sert ironi; tamamen mekanik ve teknik bir işlem olan “Formula 1 Pit Stopu“ olurdu!
Artık kimse "Ben neden buradayım, neye hizmet ediyorum?" demiyor; sadece giriyor, lastikleri (rozetleri) değiştirip yarışa (koltuğa) kaldığı yerden devam ediyor! Vatandaşın ilkesel bir mücadele zannettiği siyaset, bazıları için mahalle bakkalının veresiye defterine dönmüş durumda: ‘’Kim güçlüyse onun yanına yazıl!’’
Unutulmamalıdır ki tarih; örgütlü bir toplumun direnci karşısında hiçbir tüccar yapının kalıcı olamayacağını defalarca kanıtlamıştır. Mesele, bireysel çıkışlarla av olmak ya da rüzgâra göre yön değiştiren siyasi figürlerden medet ummak değil; toplumsal dayanışmayı ve örgütlü halk iradesini yeniden inşa edecek o "katalizör" iradeyi ortaya koyabilmektir.
Kurtuluş, omurgasını Pit Stop’larda bırakanlarda değil; tam bağımsızlık karakterini hücrelerinde taşıyan örgütlü halk iradesindedir. Tehlikenin farkında olmak yetmez; o tehlikeyi dağıtacak dayanışmayı kurmak asıl tarihsel sorumluluktur.
Karar, henüz teslim alınmamış zihinlerindir!
03.08.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.