Bazı olaylar vardır ki ilk bakışta sadece tek bir kişinin talihsizliği gibi görünür. Oysa biraz yakından bakınca, bir ülkenin ruh halini, neye nasıl refleks verdiğini ve en önemlisi nasıl yönetildiğini fısıldar…
Komedyen Deniz Göktaş’ın bir stand-up gösterisi nedeniyle tutuklanması da tam olarak böyle bir turnusol kâğıdıdır.
Hayatının baharında bir gencin, mizah ürettiği için özgürlüğünden mahrum bırakılmasını kabul etmek mümkün değil. Ancak videoyu izlediğimde, ‘’Bu çocuğu kesin tutuklarlar.’’ demiştim.
Çünkü bu ülkede artık sözün ne anlama geldiği değil, kime dokunduğu ve hangi siyasi konjonktürde sarf edildiği cezayı belirliyor. Asıl rahatsızlık yaratanın dinî şakalar değil, araya sıkışan siyasi eleştiriler olduğu sır değil. Din burada sadece, kitleleri harekete geçirmek için kullanılan en elverişli örtü vazifesi görüyor.
Din bir inançtır! Adı üstünde. Mutlak nesnel bilgiyi değil, kalbin ve ruhun teslimiyetini ifade eder. Ne var ki bilgi çağında cehaleti bir tercih olarak yaşayan kitleler, inancı mutlak bir dayatmaya dönüştürdüğünde toplumsal barış yara alır.
İnsan, evinde, zihninde dilediğine inanabilir. Ancak kendi inancını başkasına zorunlu bir pranga kılmaya çalıştığında, orada özgürlük çığlıkları yükselir.
Kant’ı hatırlayalım mı yeri gelmişken? O’na göre Tanrı, laboratuvarda kanıtlanacak teorik bir bilgi nesnesi değil; insanın ahlaki dünyasının anlam kazanabilmesi, adaletin ve en yüksek iyinin vuku bulabilmesi için pratik aklın kabul ettiği vazgeçilmez bir ufuktur…
Yani din ve Tanrı fikri, her şeyden önce yüksek bir ahlakın zeminidir…
Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, ahlakın inançtan koparıldığını gösteriyor…
Zekâ; nesnel gerçekleri algılama ve sonuç çıkarma yetisidir. Ne var ki zeki olmak, ahlaklı olmayı garantilemez.
Bugün yaşadığımız çürümenin temel kaynağı da ne beka sorunudur ne de zekâ yoksunluğu. Asıl mesele, ahlakın, yani doğru ile yanlış arasındaki o pusulanın yitirilmiş olmasıdır.
İktidar sıkıştığında, ekonomik kriz ve liyakat tartışmaları büyüdüğünde vitrine hemen "din elden gidiyor" sloganları sürülür.
Egemen Bağış’ın Bakara Suresi’yle "makara" geçtiği günlerde sus pus olanlar, bugün bir komedyenin cümlelerinden dinî tehdit devşiriyor…
Üstelik Gazze’de binlerce Müslüman hayatını kaybederken, bölgedeki trajediler karşısında uluslararası ilişkilerde takınılan pragmatik tavır ortadayken, sahnedeki birkaç cümle üzerinden kıyametin koparılması samimiyetsizliğin göstergesidir…
Asıl rahatsızlık yaratan şey din üzerinden yapılan şaka değil, gösteride Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında söylenen sözlerdir. Din tartışması, en geniş toplumsal karşılığı olan ve kitleleri en kolay birleştiren başlık olduğu için vitrine sürüldü.
Bu durum, dinî hassasiyetlerin ilkesel değil, siyasal ihtiyaçlara göre öne çıkarıldığı gerçeğini bir kez daha kanıtlıyor.
Bu samimiyetsizlik ve ahlak erozyonu sadece seküler kesimin değil, muhafazakâr mahallenin içinden de çatlak sesler çıkarıyor.
Nitekim İlahiyatçı Ali Rıza Demircan’ın, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Anayasanın ilk 4 maddesiyle sorunumuz yok” çıkışına gösterdiği sert tepki ve laikliği doğrudan İslam karşıtlığı olarak nitelemesi, bu siyasi pragmatizmin kendi içinde yarattığı bir başka krizdir.
İthal bir kavram olarak görülen laiklik, aslında inananın inancını da inanmayanın özgürlüğünü de koruyan yegâne kalkandır. (1)
Dinî söylemler siyasetin elinde bu kadar hoyratça araçsallaştırılırken, laikliğin değerini anlamak için daha kaç kurban verilmesi gerekir?
Netice olarak; Deniz Göktaş olayı bir mizah tartışması değildir…
Gerçekten din mi korunuyor, yoksa din üzerinden güç devşiren uyanıkların konforu mu?
Bilgi çağında ahlakı ve adaleti seçmek zorundayız...
Ve bu adaletin ilk adımı olarak:
Deniz Göktaş derhal serbest bırakılmalıdır…
İyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediğinde gelir…
06.07.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…