Metin Devrim
Köşe Yazarı
Metin Devrim
 

ROZETİN TAKTIĞI PRANGA: BİR SİYASİ İNFAZ RİTÜELİ

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan bir rozet merasimi, modern siyasetin güç ve meşruiyet gösterisini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Siyasi yelpazenin farklı uçlarından gelip merkezî iktidarın çatısı altına giren figürlerin aynı podyumda buluştuğu o anlarda, protokolün beden dili her şeyin özeti gibiydi. Bir zamanlar en sert muhalif söylemlerin sahibi olan yerel bir aktörün, merkezin lideri tarafından sahnenin en önüne, tam yanına çekilmesi; çevresindekilerin hafifçe kenara çekilerek ona açılan o alan, sıradan bir karşılama jesti değildi. Bu; geçmişin hesabını kapatan bir ceza-ödül dengesi, merkeze katılanı görünür kılarak ödüllendiren ama aynı zamanda "Artık benim korumam ve egemenliğim altındasın" mesajını veren vakur ve kendinden emin bir sahiplenme ritüeliydi. Bu podyum fotoğrafı, sadece münferit bir parti değişimi değil; siyaset felsefesinde kavramların nasıl dönüştürüldüğünün somut bir simgesidir. Tasavvuf kültürünün en kapsayıcı, en dönüştürücü çağrılarından biri olan “Kim olursan ol, yine gel” düsturu, bugün iktidar pratiklerinin pragmatik bir ara yüzüne dönüşmüş durumdadır. Ancak bu köklü birleşme ve kabullenme çağrısının ardındaki öz ile günümüz siyasi dinamiğinin işleyişi arasında derin bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Geleneksel kabulde "gel" çağrısı; geçmişin hatalarını ve önyargılarını bir kenara bırakarak yeni bir ahlaki zeminde buluşmayı vadeder. Oysa modern siyasette bu çağrı, kapsayıcı bir kucaklaşmadan ziyade, muhalif unsurları sistem içine çekerek etkisizleştirme, merkezileştirme ve kendi kalıbına dökme işlevini görür. Buradaki "gel" komutu, özgür bir tercih alanına değil; merkezin belirlediği hiyerarşiye koşulsuz bir eklemlenmeye işaret eder. Türkiye’nin ve içinde bulunduğu coğrafyanın jeopolitik gerçekliği dikkate alındığında, toplumsal ve siyasal yapının sürekli olarak daha küçük parçalara bölünmesi, merkezî erkin hareket kabiliyetini artıran anahtar bir faktördür. Muhalefetin kendi iç krizleri, stratejik basiretsizlikleri ve kurumsal çözülmeleri; iktidar blokunun alanını genişletmesini kolaylaştırmaktadır. Yerel yönetimler ile merkezi iktidar arasındaki mali ve idari bağımlılık ilişkisi, yerel dinamiklerin bağımsız kalmasını güçleştirmekte; sistem, kaynak erişimini "uyum" şartına bağlayarak muhalefeti ya işlevsizleştirmeye ya da saf değiştirmeye zorlamaktadır. Yaşanan alan boşalmaları ve idari müdahaleler, seçimle elde edilen yetkilerin niteliğini tartışmaya açarken, güç dengelerini de tamamen tek bir merkeze doğru çekmektedir. Geçmişte hangi söylem veya duruşa sahip olunursa olunsun; merkezin şemsiyesi altına giren aktörlerin hızlı bir şekilde uyum sağlaması ve öne çıkarılması, siyasal iletişim açısından psikolojik bir zafer tablosu çizer. Ancak bu durum, kapsayıcı bir birleşmeden ziyade, muhalif potansiyelin niteliksizleştirilmesi ve homojenleştirilmesidir. Felsefi açıdan bakıldığında; eğer bir yapı kendisine katılanı değiştirmeden, sadece kendi kurallarına uydurarak kabul ediyorsa, burada "hoşgörü" değil, "siyasi yutma" süreci işliyor demektir. Siyasetin doğasındaki bu genişleme stratejisi, karşı tarafı ikna etmekten ziyade mecbur bırakma mekanizmalarıyla beslendiğinde, toplumsal sözleşme zedelenir ve seçmen iradesi anlam kaybına uğrar. Gelinen noktada, “Kim olursan ol, yine gel” çağrısı; siyasal alanda bir erdem jesti olmaktan çıkıp, merkeze biat edenleri ödüllendiren, direnenleri ise marjinalleştiren bir güç gösterisine dönüşmüştür. Türkiye siyasetinin geleceği; bu kitlesel çekim alanına teslim olmak ile ilkeli, bağımsız, birleştirici ve örgütlü bir toplumsal zemini inşa edebilmek arasındaki yol ayrımında şekillenecektir. 17.08.2026 Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…
Ekleme Tarihi: 17 Ağustos 2026 -Pazartesi
Metin Devrim

ROZETİN TAKTIĞI PRANGA: BİR SİYASİ İNFAZ RİTÜELİ

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan bir rozet merasimi, modern siyasetin güç ve meşruiyet gösterisini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Siyasi yelpazenin farklı uçlarından gelip merkezî iktidarın çatısı altına giren figürlerin aynı podyumda buluştuğu o anlarda, protokolün beden dili her şeyin özeti gibiydi.

Bir zamanlar en sert muhalif söylemlerin sahibi olan yerel bir aktörün, merkezin lideri tarafından sahnenin en önüne, tam yanına çekilmesi; çevresindekilerin hafifçe kenara çekilerek ona açılan o alan, sıradan bir karşılama jesti değildi.

Bu; geçmişin hesabını kapatan bir ceza-ödül dengesi, merkeze katılanı görünür kılarak ödüllendiren ama aynı zamanda "Artık benim korumam ve egemenliğim altındasın" mesajını veren vakur ve kendinden emin bir sahiplenme ritüeliydi.

Bu podyum fotoğrafı, sadece münferit bir parti değişimi değil; siyaset felsefesinde kavramların nasıl dönüştürüldüğünün somut bir simgesidir. Tasavvuf kültürünün en kapsayıcı, en dönüştürücü çağrılarından biri olan “Kim olursan ol, yine gel” düsturu, bugün iktidar pratiklerinin pragmatik bir ara yüzüne dönüşmüş durumdadır.

Ancak bu köklü birleşme ve kabullenme çağrısının ardındaki öz ile günümüz siyasi dinamiğinin işleyişi arasında derin bir mahiyet farkı bulunmaktadır.

Geleneksel kabulde "gel" çağrısı; geçmişin hatalarını ve önyargılarını bir kenara bırakarak yeni bir ahlaki zeminde buluşmayı vadeder. Oysa modern siyasette bu çağrı, kapsayıcı bir kucaklaşmadan ziyade, muhalif unsurları sistem içine çekerek etkisizleştirme, merkezileştirme ve kendi kalıbına dökme işlevini görür. Buradaki "gel" komutu, özgür bir tercih alanına değil; merkezin belirlediği hiyerarşiye koşulsuz bir eklemlenmeye işaret eder.

Türkiye’nin ve içinde bulunduğu coğrafyanın jeopolitik gerçekliği dikkate alındığında, toplumsal ve siyasal yapının sürekli olarak daha küçük parçalara bölünmesi, merkezî erkin hareket kabiliyetini artıran anahtar bir faktördür.

Muhalefetin kendi iç krizleri, stratejik basiretsizlikleri ve kurumsal çözülmeleri; iktidar blokunun alanını genişletmesini kolaylaştırmaktadır.

Yerel yönetimler ile merkezi iktidar arasındaki mali ve idari bağımlılık ilişkisi, yerel dinamiklerin bağımsız kalmasını güçleştirmekte; sistem, kaynak erişimini "uyum" şartına bağlayarak muhalefeti ya işlevsizleştirmeye ya da saf değiştirmeye zorlamaktadır.

Yaşanan alan boşalmaları ve idari müdahaleler, seçimle elde edilen yetkilerin niteliğini tartışmaya açarken, güç dengelerini de tamamen tek bir merkeze doğru çekmektedir.

Geçmişte hangi söylem veya duruşa sahip olunursa olunsun; merkezin şemsiyesi altına giren aktörlerin hızlı bir şekilde uyum sağlaması ve öne çıkarılması, siyasal iletişim açısından psikolojik bir zafer tablosu çizer. Ancak bu durum, kapsayıcı bir birleşmeden ziyade, muhalif potansiyelin niteliksizleştirilmesi ve homojenleştirilmesidir.

Felsefi açıdan bakıldığında; eğer bir yapı kendisine katılanı değiştirmeden, sadece kendi kurallarına uydurarak kabul ediyorsa, burada "hoşgörü" değil, "siyasi yutma" süreci işliyor demektir.

Siyasetin doğasındaki bu genişleme stratejisi, karşı tarafı ikna etmekten ziyade mecbur bırakma mekanizmalarıyla beslendiğinde, toplumsal sözleşme zedelenir ve seçmen iradesi anlam kaybına uğrar.

Gelinen noktada, “Kim olursan ol, yine gel” çağrısı; siyasal alanda bir erdem jesti olmaktan çıkıp, merkeze biat edenleri ödüllendiren, direnenleri ise marjinalleştiren bir güç gösterisine dönüşmüştür.

Türkiye siyasetinin geleceği; bu kitlesel çekim alanına teslim olmak ile ilkeli, bağımsız, birleştirici ve örgütlü bir toplumsal zemini inşa edebilmek arasındaki yol ayrımında şekillenecektir.

17.08.2026

Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.