İran "içten içe kaynıyor" denirken, dışarıdan gelen bir tehdit algısı yaklaşık üç bin yıllık devlet aklını ve Pers kültürünü bir anda konsolide etti. Bugün ABD-İsrail eksenli politikaların bölgede bir "Vietnam Bataklığına" dönüşmesinin temelinde, İran halkının "ortak kader" bilinci yatıyor. İran’ın "Büyük Şeytan" olarak kodladığı yapıya karşı gösterdiği bu direnç, bize tarihin ve devlet geleneğinin zor zamanlarda nasıl bir zırha dönüştüğünü gösteriyor.
Peki, tarih sahnesinde en az 4.000 yıllık, kültürel olarak çok daha uzun bir geçmişe sahip köklü Türk Halkı, bugün neden bir "duyarsızlık sarmalına" hapsolmuş durumda?
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Şah Rıza Pehlevi’nin Mustafa Kemal Atatürk’ü ziyareti, sadece bir nezaket ziyareti değil; genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgedeki gücünün ve itibarının tesciliydi. Bugün ise o güçlü devlet yapısı, 2017 sonrasında inşa edilen ve "demokrasi tramvayı" benzetmesiyle tarif edilen bir süreçle, kurumsal kimliğinden uzaklaşan bir yapıya evrildi.
Monarşi durağında inen anlayışın, devleti kendi özel mülküne dönüştürdüğü oligarşi dönemine. Bu yeni rejim, devletin tüm gücünü halkı için değil, kendi varlığını ikame etmek için kullanıyor.
Toplum olarak bizler sanki bir yangın yerinde oturmuş, ayna karşısında saç tarıyor gibiyiz. Futbolun, magazinin ve günlük sığ tartışmaların içinde boğulurken; ekonominin, eğitimin,adaletin ve hatta rejimin sessizce el değiştirmesini bir izleyici gibi takip ediyoruz.
Ekonomi çökmüş, eğitim tarikatların karanlık dehlizlerine teslim edilmiş, adalet mülkün temeli olmaktan çıkıp gücün aparatı haline gelmiş durumda. Her beş gençten biri işsiz. Savaşta olmadığımız halde enflasyon %50’lerin üzerinde ve bir canavar gibi sofraları talan ediyor. Halk ise karpuz gibi ikiye bölünmüş; bir taraf konfor alanını terk etmemek için kafasını kuma gömüyor, diğer taraf çaresizce debeleniyor. Ancak en büyük tehlike; bu durumun "kabullenilmiş bir çaresizliğe" dönüşmesidir.
Sportif müsabakalarda olduğu gibi hayatta da zamanı geçmiş müdahaleler sonuç vermez.Zamanında yapılmayan demokratik itirazlar ve geliştirilmeyen toplumsal bilinç, bugün bizi "pişmanlığın sessiz yakarışı" ile baş başa bırakıyor.
Mevcut yapı, küresel siyasetin laboratuvarlarında şekillenmiş olarak sahnede yerini alırken, karşısındaki muhalefet çoğu zaman sistemin sınırlarını zorlamak yerine, o sınırlara eklemlenmeyi tercih etti.
Gerçek anlamda milli ve toplumsal tabanı olan Cumhuriyet Mitingleri gibi eylemler, sınıf bilinciyle birleşemediği için etkisizleşti. Gezi süreci ise her ne kadar bir gençlik reaksiyonu olsa da, sonuçları itibariyle iktidarın elini güçlendiren bir enstrümana dönüştürüldü.
Bugün gelinen noktada; uluslararası finans çevreleriyle uyumlu bu siyasi işleyiş, sadece bir partinin değil, adeta bir sistemin inşası haline geldi.
Çocukluğumun Kadim Menderes Ovası’ndaki tarlasına dedem bazı yıllar pamuk yerinesusam ekerdi. Mahsul olgunlaşınca diplerinden kesilir demetler halinde bağlanır, kuruması için tüfek çatar gibi dikilirdi. Ben onları Kızılderili çadırlarına benzetirdim!
Hani o faşist-işgalci yankilerin soykırım yaşattığı Amerikan Yerlilerinin yaşam alanlarına!
Zamanı geldiğinde kıymetli tohumların kurumuş kapsüllerden dökülmesini sağlamakamacıyla, toprağa serilen yazgıların üzerine, demetlere sertçe vurularak silkelenirdi. Silkelenmeden ne kabuk kırılır ne de ürün ortaya çıkardı.
Bugün, tıpkı o susam bağları gibi bir millet silkeleniyor. Son kalan tohumlar dökülene dek!
Tek-tük kalan bağların arasında kurumsal bir yapı olarak Cumhuriyet Halk Partisi de var. Haksızca, insafsızca silkeleniyor!
İran örneği bize, dış tehditler karşısında kenetlenen bir yapıyı gösterirken; bizim, içimizde yaşadığımız bu "duyarsızlık işgali", en büyük zafiyetimizdir. Bir millet sadece toprak kaybederek yenilmez; asıl yenilgi, konfor alanını terk etmemek uğruna maddi ve manevi değerlerini, adaletini ve sorgulama yetisini kaybettiğinde başlar…
İran, dışarıdaki "Büyük Şeytan’ı’’ tanıyor ve ona göre saf tutuyor. Biz ise içimizdeki ve dışımızdaki şer odaklarının uluslararası finansla kurduğu o devasa koalisyonu görmezden geliyoruz…
Şimdi, aynadaki aksimize bakıp konfor alanlarımızda yaşamaya, günlük dedikodularla vakit öldürmeye, donatılmış masalarda ‘’gündemi değerlendiriyor’’ olmanın anlamsız mutluluğu ile sırıtarak selfi yapmaya devam mı edeceğiz?
Yoksa, o kadim ovanın susamını silkeleyen olup, özümüzdeki cevheri mi ortaya çıkaracağız? Çünkü gerçek bir gelecek, ancak aynaya bakmayı bırakıp yangını söndürmeye, bağları silkeleyen olmayı odaklananların olacaktır!
Karar, henüz teslim alınmamış zihinlerindir!
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.
Not: "Büyük Şeytan" terimini literatüre sokan kişi Ayetullah Humeyni'dir. İran için ABD, sadece siyasi bir rakip değil; tarihteki müdahalelerin, kültürel değişimin ve bölgedeki İsrail desteği gibi politikaların vücut bulmuş hali olan "baş düşmandır’’.
Mevcut İran rejimi, "Teokratik bir İslam Cumhuriyeti" veya "Velayet-i Fakih sistemine dayalı otoriter bir teokrasi" olarak adlandırılabilir. Bu rejime başından beri tepkili olsam da emperyalizme karşı verilen her mücadeleyi değerli bulurum…
Dilerim, bu asimetrik savaşın kazananı BARIŞ olur…
Ve yine dilerim ki İran halkı da demokratik haklarını sağduyulu çözüm yolları ile elde eder!
Zira. Her canlının yaşam hakkı kutsaldır. Ve Savaşlarda sadece insanlar ölmüyor!...