Takvimler Mayıs’ın ‘’o meşhur pazarını’’ işaret ederken herkesin dilinde bir kutlama neşesi, benim dilimde mühürlenmiş bir sessizlik. Bugün annemsiz ilk ‘’Anneler Günüm’’!...
18 Nisan 2026, saat 12.00. Ölüm belgesine yazılan bu dört rakam, benim çocukluğumun, sığınağımın ve limanımın batış saatiydi sanki…
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, saçlarına aklar düşmüş, torun sahibi bir adam olmuş olsa bile; annesi gidince o heybetli gövdesi bir anda devriliyor ve altından ağlayan sümüklü bir çocuk çıkıveriyor. Bir dede değil, kâinatın ortasında yapayalnız kalmış bir öksüz çocuk…
Kelimeler bazen en büyük çaresizliğimizdir. "Anne" kelimesini sözlükten bakıp tarif edebilirsiniz ama onun yokluğunu, o devasa boşluğu ifade edecek bir lügat bulamazsınız!
Annem yok artık benim. Bu kesin! Yeni bir dönemi başladı ömrümün. Hayatım sürüp gidecek ama annem olmadan. Gelinecek bir yere gitmedi ki o küçük tozlu pabuçlarıyla merdivenleri tırmanıp ‘’İşte geldim oğlum’’ diyebilsin!
‘’Nasılsın yavrum?’’ diyen, beni düşünen kalp yok, durdu artık. Çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken, sırtımı dualarıyla sıvazlayıp “Yine gel.“ demeyecek…
Aklımda hep son dönemleri annemin, ufacık, biraz mahzunca yaşlı bir kadın…
Zamanın sonsuzluğuna uğurladığım…
Yıllardır balkonuna gelen serçe ve kumruların yavruları kim bilir kaçıncı nesil. Yem verdim kabristan ziyareti sonrası. Kırık buğday alıyorum onlar için. Annem öyle yapardı…
‘’Bütün buğday taneleri gagalarına iri geliyor, pek yemek istemiyorlar.’’ Derdi. Serçeler ise ekmek kırıntısını seviyormuş...
Her çorba koyuşumda alışkanlığa tutsak olmuş, ona götürecekmişim gibi tencereye uzanan elim. Tekrarlanan hayal kırıklıkları…
Hayat, uğultulu bir rüzgâr gibi esip geçiyor. Ama biliyorum ki bu rüzgârda savrulmayan tek şey, bir annenin evladına bıraktığı o silinmez mühürdür…
Anneler vefat edebilir ama hücrelerimizin içinde bir "enerji santrali" gibi bizimle yaşamaya devam ederler. Ben bugün annemin bana bıraktığı o kutsal enerjiyle ayaktayım. O güzel gözleriyle bana bakıp hala "güçlü ol" diyorsa, onu sadece hatıralarımda değil, en küçük yapı taşımdaki bir mucizeyi taşıdığım içindir: “Mitokondri“…
Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı, kendine özgü kişiliği, kendisine has proteinleri, çalışma mekanizması ve prensibi var. Hem enerji üretiyor hem hücreyi ölümlerden koruyor.
Bölünüyor, çoğalıyor, hücre içinde dolaşıyor, nerede enerji lazımsa oraya gidiyor…
Biz ölünceye kadar hücre içinde annemizmiş gibi çalışmaya devam ediyor. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan ederken, hayat enerjisi anneden anneye geçmiş oluyor…
Bu yüzdendir ki insanlık tarihi araştırması yapılırken erkeğe değil, kadına bakılır. Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak, yaşam enerjisinin haritası çıkarılır, kim olduğumuz ve nereden geldiğimiz öğrenilir...
‘’Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum’’
Attila İlhan’ın, kısa bir alıntı yaptığım ünlü "Ben Sana Mecburum" şiiri, belirli bir kişiden ziyade, "imkânsız aşk" teması üzerine yoğunlaşan ve sevgilinin yokluğunda çekilen acıyı, yalnızlığı ele alan bir eserdir…
Ben bu satırları yazarken, siz okurken, bize miras bıraktıkları işte o mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullanarak; varlığımızı kendisine mecbur olduğumuz annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşıyor olacağız…
Biz evlatlar, annelerimizin yaşayan birer laboratuvarıyız aslında. Annem ölmedi, sadece form değiştirdi; artık benim kanımda, benim nabzımda, benim öfkemde ve sevincimde saklı...
Her kadın bir annedir!
Ve Cennet onların ayakları altında değil!
CENNET, ANALARIMIZIN TA KENDİSİDİR!..
Her birine; sevgi, saygı, minnet ve şükranla…
Ama en çok da erkek egemen bir dünyada ayakta kalma beceri ve kararlılıklarına hayranlıkla…
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…
11.05.2026