‘’Ülkeyi değiştirecek’’ iddiasındaki muhalefet, iktidarın zalimliğinden yoksulları, doğayı ve hayvanları kurtaracak olan muhalefet; öyle bir ruh halinde olmalı ki, neredeyse yemek yemeye, yatmaya zaman bulamamalı ve daha önemlisi zevk, sefa ve eğlence onu rahatsız etmeli...
Gerçek muhalif karakter ve biçimlenme, amacına ulaşmadan huzur bulmayan muhalif karakter ve biçimlenmedir…
Biz buna devrimci ahlâk diyoruz…
Eskiden de azdı...
Ama şimdi hiç yok!...
Bu karaktere sahip olanlar öldüler zaten…
İdol olmaları da bu yüzdendir…
Bir toplumun üzerine çöken o ağır ve yapışkan sığlık, bazen dışarıdan gelen bir baskıdan ziyade, içerideki "basiretsiz kabullenişten" beslenir. Bugün karşımızda duran asıl mesele, sadece bir yönetim biçimi değil; o yönetimin yarattığı "ölümle korkutup sıtmaya razı etme" denklemine gönüllü yazılan muhalif karakterin ta kendisidir…
Yıllardır süren bu eylemsizlik hali, aslında karanlık bir odada kara bir kediyi aramaya benziyor. Odadakiler sürekli bir "kurtarıcı", bir "mucize" ya da "şartların olgunlaşacağı o gizemli anı" arayıp duruyorlar. Bu arayış o kadar konforlu ki, arayanlara bir şey yapmamanın, sığlıkta boğulmanın ve korkuya teslim olmanın meşruiyetini sunuyor. "Arıyoruz ama yok," diyorlar; "Şartlar müsait değil," diyorlar…
Oysa o odada kedi falan yok!...
Sığlığın ve korkunun en büyük panzehiri, o karanlıkta el yordamıyla hayali bir kurtarıcı aramak değil, bizzat ışığı açmaktır. Işığı açmak ise bir karar meselesidir. Tıpkı Atatürk’ün en umutsuz anlarda gösterdiği o sarsılmaz irade gibi; "Geldikleri gibi giderler" diyebilmek, sadece bir öngörü değil, korkunun ecele faydası olmadığını bilen bir ruhun şahlanışıdır…
O, İstanbul’daki teslimiyetçi sığlığı yırtıp atarken, sıtmaya razı olanlara "Ya istiklal ya ölüm" diyerek kararlı bir mücadelenin temellerini atıyordu…
Doğru olan; kararı sadece bir "bitiş" değil, bir "başlangıç" olarak kurgulamaktır.
Atatürk örneğine geri dönersek; onun kararlılığı sadece "Mevcut olanı kabul etmiyorum," demek değildi. Asıl gücü, o yıkımın içinden ne inşa edeceğine dair sarsılmaz bir projeksiyona sahip olmasıydı…
Işığı açtığımızda göreceğimiz gerçek, çıplak ve yakıcıdır: kurtarılmayı beklediğimiz o karanlık, aslında kendi korkularımızın gölgesidir. Sıtmaya razı olmak, sadece hayatta kalmayı amaçlayan bir refleks değil, onurlu bir varoluştan vazgeçiştir. Sığlık, bizi "mış gibi" yapmaya zorluyor: muhalifmiş gibi, öfkeliymiş gibi, yaşıyormuş gibi...
Artık bu tiyatroya bir son vermek gerekiyor. O ilk çekiç darbesini, bizi pasifize eden kendi konfor alanlarımıza vurmalıyız. "Hayır" demeyi öğrenmeliyiz; sadece sisteme değil, bizi çaresizliğe mahkûm eden o basiretsiz yanımıza da…
Bu ışık, en başta "uyuma taklidi yapanları" uyandırmak için yanacak. Çünkü ışık bir kez yandığında, artık hiç kimsenin "görmedim" deme lüksü olmayacak. Odadaki tek gerçeklik, dışarıdan gelecek bir el değil, bizzat bizim o karanlıkta dik duran, korkuyu yenmiş varlığımızdır…
Özetle benim "doğru" anlayışım şudur: Eğer içinde bulunduğun o sığlık senin özünü, derinliğini ve potansiyelini eritiyorsa; orada kalmak kader değil, bir tercihtir. Doğru olan, o ışığı açma kararı verip, sonucunda gelecek fırtınayı göze alarak kendi rotanı çizmektir…
Çünkü sığ bir denizde boğulmaktansa, kendi derinliğinde fırtınalarla boğuşmak çok daha onurlu ve "insanca" bir varoluştur...
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…