Tarih, sadece rakamlar ve olaylar toplamı olmayıp, bir milletin varlık refleksidir. 15 Temmuz 1921’de, Yunan topçusunun sesleri Ankara’dan duyulurken toplanan Maarif Kongresi, bu refleksin en asil dışavurumuydu. Mustafa Kemal Atatürk, cehaleti en az düşman kadar tehlikeli gördüğü için, vatan toprağına barut kokusunun sindiği o günlerde eğitimi ertelemeyi reddetmişti. Biliyordu ki süngünün kazandığı zafer, kalemin zaferiyle taçlanmadıkça geçiciydi.
Cumhuriyet’in eğitim vizyonu tesadüfi bir sıçrama değil, ilmik ilmik işlenmiş bir stratejidir. 1921 Maarif Kongresi ile atılan tohum, 1924 Tevhid-i Tedrisat ile eğitimde birliği sağlamış ve nihayet 1940 Köy Enstitüleri ile Anadolu’nun kalbinde devasa bir çınara dönüşmüştür. Tüm bunlar, bir "Organize İşler" bütünüydü ve bu organizasyonun merkezinde vatanı cehaletten, köylüyü prangadan kurtarma amacı ve kararlığı vardır.
Atatürk’ün zihninde öğretmen, sadece ders anlatan bir memur değil, "fikri hür, vicdanı hür" nesiller yetiştirecek bir irfan ordusunun neferiydi. Öyle bir onurdur ki bu; Cumhurbaşkanı bile sınıfa girdiğinde öğretmenden sonra gelmeyi bir liyakat nişanesi saymıştır. Maaşını alamayan, Ankara’ya kağnılarla gelen o öğretmenlerin fedakârlığıyla kurulan bu kaleler, bugün içeriden kuşatılmış durumda.
Savaşın ortasında bile eğitime ara vermeyen, kongre toplayan bir iradenin ‘’mirasyedileri’’; bugün "ulusal yas" bahanesiyle 23 Nisan kutlamalarını iptal etme, resepsiyonları kaldırma çağrısı yapabiliyor. Eski Başbakanların, mevcut siyasilerin bu "eğitimi askıya alma" hevesi, aslında Cumhuriyet’in temellerine yapılmış sinsi bir sabotajdır. Milli Eğitim Bakanlığı, okulları tarikatların oyun alanı haline getirirken; bizler artık sınıflarda "bilim" değil, "güvenlik" arar hale geldik.
İrfan Ordusundan Sistemik Çöküşe…
Geçtiğimiz günlerde iki farklı kentte, henüz reşit bile olmayan çocukların okullarda profesyonelce cinayet işlemesi, sistemin iflas mektubudur. Sabah çocuğunu neşeyle, hevesle okula uğurlayan bir annenin, birkaç saat sonra ölüm haberini alması; sadece bireysel bir trajedi değil, devletin koruma refleksinin çöktüğünün kanıtıdır. Bizler okullarda zil sesini "Kâbe’de Hacılar" yapmakla övünmek yerine; o kapılara X-Ray cihazı, o koridorlara liyakatli rehberler koysaydık, bugün çocuklarımızı toprağa vermiyor olurduk.
Daha da acısı; sistemin içindeki çürümenin, devletin valisinden emniyetine kadar uzandığı iddialarıdır. Tunceli’de Gülistan Doku dosyasındaki karanlık noktalar, sistemin nasıl bir "suç koruma kalkanına" dönüştüğünü acı bir şekilde gösteriyor. Kriminal isimlerin etrafında toplanan güç odakları, adaletin nefesini kestikçe; okullarımız da sokaklarımız da tekin olmaktan çıkıyor, bu kez ‘’İllegal Organize İşler’’ yapısına dönüşüyor…
Medya ise bu yangına körükle gidiyor. Dizilerde kutsanan şiddet, bilgisayar oyunlarındaki vahşet ve haber bültenlerindeki duyarsızlık; toplumu suç işleme cinnetine sürüklüyor…
İzmit Osmangazi Köprüsü inşaatında görevli Japon mühendis Kishi Ryoichi ’nin, projede yaşanan bir halat kopması olayının sorumluluğunu üzerine alarak 21 Mart 2015 tarihinde intihar etiği o "sorumluluk" ahlakı, bizim coğrafyamızda yerini "pişkin bir kayıtsızlığa" bırakırken, istifa etmek bir yana, sorumluluk üstlenen tek bir makam veya kişinin olmadığı umarsızlığa dönüşüyor...
Atatürk’ün 17 Aralık 1927’de yaptığı o tarihi konuşma, bugünün karanlığını yüz yıl öncesinden aydınlatıyor:
"Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil yüzyıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki, bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca unutmayın ki, o gün geldiğinde, her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan geri kalmayacaktır.’’
Bugün yaşadığımız kaos; laik, bilimsel ve milli eğitimden sapmanın bedelidir. Cumhuriyet’in asıl kaleleri olan okullar, tarikatların ve şiddetin kuşatması altındayken; "fikri hür" nesiller beklemek bir hayalden ibarettir. Unutulmamalıdır ki; zafer sadece cephede kazanılmaz. Eğer sınıfları kaybedersek, vatanı da kaybederiz.
Vakit, yeniden 1921 ruhuna, yani cehaletle savaşın, düşmanla savaştan daha mühim olduğu gerçeğine dönme vaktidir…
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…
20.04.2026
Not: Dün annemi toprağa verdik. Bugün, annemsiz hayatımın ilk günü.
Çok zor olacağını, kabullenmekte zorlanacağımı biliyordum.
Artık acımın da zamanla hafifleyeceğini biliyorum.
Yanımda olan, arayan, soran, ilgi ve alakasını hiç eksik etmeyen (protokol gözetmeksizin) tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.
Sağ olun, var olun…