Siyaset; insanlığın adalet, eşitlik ve ortak iyiye ulaşma arayışının en soylu arenası mıdır, yoksa şahsi nüfuz ve ikbal hesaplarının görüldüğü bir pazar yeri mi?
Bu soru, her toplumsal dönüşüm çağında yeniden sorulur. Ancak ne zaman ki geçmişin bedellerle yazılmış kutlu kavramları günün sermaye ve güç sahipleri tarafından birer reklam afişine dönüştürülür; işte o zaman soru bir sitemden çıkıp bir ahlak çığlığına dönüşür.
Bugün yerel siyasetin koridorlarında ve parti içi yarışların perde arkasında tanıklık ettiğimiz manzara, ne yazık ki ideallerin değil, illüzyonların saltanatıdır.
Türkiye’nin siyasi hafızasında "68" ve "78" kuşakları, sadece rakamlardan ibaret değildir. O kuşaklar; gençliğini, istikbalini ve canını halkın sömürülmediği, mülkiyetin ve rantsal hırsların egemen olmadığı bir düzen uğruna gözünü kırpmadan ateşe atanların simgesidir. Onların davası; sermayenin, mülkiyetin ve sınıfsal imtiyazların reddi üzerine kuruluydu.
Bugün ise trajikomik bir tiyatroya tanıklık ediyoruz: Hafta içi kentin rantını, kerestesinden betona kadar üretim ve ticaret ağlarını yöneten; işçi çalıştırıp sermaye biriktirenlerin, hafta sonu kürsülere çıkıp kendilerini o devrimci geleneklerin mirasçısı ilan etmesi...
Bu durum sadece bir çelişki değil, tarihsel belleğe yapılmış ağır bir hürmetsizliktir. Sermayenin gücüyle siyasal temsil makamlarını ele geçirmeye çalışanların, anti-kapitalist bir mirası "pazarlama aracı" olarak kullanması siyasetin en hazin deformasyonudur.
Siyasetin etik normları, gücün dengelenmesini ve "silahların eşitliği" ilkesini zorunlu kılar.
Ancak bir koltuğa henüz oturmuşken, o koltuğun meşruiyetini ve sorumluluğunu tüketmeden bir üst makama göz koymak; siyasal basamakları toplumsal hizmet için değil, kişisel nüfuz alanını genişletmek için bir merdiven olarak gördüğünün kanıtıdır.
Daha da vahimi, bu ihtirasın arkasındaki ağlardır: Akrabalık bağları, belediyeden güç alan ailevi nüfuz hatları, birbirini fonlayan müteahhitlik dayanışmaları ve arka planda ipleri elinde tutan yıpranmış siyasi figürlerin hamilik illüzyonları...
Siyaset, halkın iradesinden kopup bir "familya ve sermaye konsorsiyumuna" dönüştüğünde, oradan kamu yararı değil, sadece şahsi menfaat ağları türetilir.
Siyaset yapmak, sadece seçmen avcılığı yapmak ya da sosyal medyada yapay destek rüzgarları estirmek demek değildir. Siyaset; toplumu, felsefeyi, ekonomiyi ve dünyayı okuma titizliğidir.
Ne yazık ki düşünsel birikimden, ideolojik derinlikten yoksun; savunduğu kavramların teorik ve pratik anlamından habersiz figürlerin siyasal vitrinleri işgal etmesi, kamuoyundaki "kulu düzen" algısını güçlendirmektedir.
Amacı bir partiyi, bir makamı veya bir örgütü kullanarak kendi şahsi zenginliğini, ticari ağlarını ve güç odaklarını korumak olanların kullandığı o süslü "sol", "devrimci" veya "halkçı" jargonlar; seçmenin ferasetine çarparak düşmeye mahkûmdur. Çünkü halk, sözlerin parlaklığına değil; yaşam pratiğine, sınıfsal duruşa ve eylemin tutarlılığına bakar.
Geçmişin devrimci değerleri, yerel seçim hesaplarına ya da parti içi koltuk pazarlıklarına meze yapılamayacak kadar temiz ve ağırdır. Siyaset yapma iddiasında olan her birey, önce aynaya bakmalı; temsil ettiğini iddia ettiği fikirlerle kendi yaşam pratiği arasındaki uçurumu görmek zorundadır.
"Kulu düzenler"; ilkelerin yerini menfaatin, liyakatin yerini biatin, halkçılığın yerini ise sermaye ve aile ilişkilerinin aldığı yozlaşmış siyaset çarkıdır.
Tüccarlıkla, müteahhitlikle veya güç odaklarının gölgesinde yürütülen pazarlıklarla devrimci olunmaz.
Devrimcilik ve ilkeli siyaset; mülkiyetin değil adalet; kişisel çıkarın değil, toplumsal feda ruhunun adıdır. Bu değerleri algı operasyonlarıyla kirletmeye çalışanlar unutmamalıdır ki: Tarih, unvanları ve sermayeyi değil; dürüstlüğü ve ilkeli duruşu kaydeder.
Nasıl Bir Örgüt, Nasıl Bir Siyaset?
Siyaset; tüzüklerin arkasına saklanarak koltuk devşirme sanatı değil, halkın öz gücünü örgütleme iradesidir.
Geçmişin yanlışlarını tekrarlamayan, siyaseti birkaç delegenin veya sermaye odağının kapalı kapılar ardındaki pazarlığına terk etmek için değil; örgütün gerçek sahibi olan üyeyi ve tabanı iktidar kılmak için yapılan siyaset...
Üyesine güvenen, adayını ön seçimle belirleyen, karar süreçlerine örgütünü katan. Delege ağalığına, atanmışların tahakkümüne ve 'ben yaptım oldu' anlayışına son vererek tabanın iradesini mutlak kılan siyaset…
Parti binaları patronların, müteahhitlerin ikbal kapısı değil; işçinin, köylünün, gencin ve kadının ortak evi yapan, emeği ve liyakati önemseyen siyaset...
Sendikalarla, meslek odalarıyla, derneklerle, gençlikle ve sokakla bağını koparmış bir siyaset iktidar olamaz. Sadece seçimi kazanan bir tabela partisi değil; toplumu dönüştüren, örgütleyen ve halkla bütünleşen dinamik bir yapı inşa eden siyaset…
Siyaset yapma hakkı sermayenin değil, örgütlü halkın hakkıdır. Sağlam bir siyasi yürüyüş, vesayete baş eğmeyen, örgütünün yükünü taşımaktan kaçınmayan ve halkıyla “omuz omuza“ olanlarla yapılır…
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…