Geçenlerde internette gezinirken önüme bir haber düştü. Özetle şuydu: 14 yaşında bir kız çocuğu... Yetişkin bir adam bu çocukla internet üzerinden yazışıyor, bir buluşma ayarlıyor. Adam buluşma yerine gittiğinde, henüz fiilî bir cinsel temas gerçekleşmeden polis tarafından yakalanıyor.
Sonuç mu? 16 ay hapis.
İngiltere’de yaşanan bu olay, gelişmiş ülkelerin benimsediği "önleyici adalet" ilkesinin ne kadar hayati olduğunun somut bir kanıtı. Anglo-Sakson hukuk sisteminin buradaki mantığı son derece berrak: Fiilin gerçekleşmesini beklemeden müdahale et, çocuğu koru.
İngiliz Ceza Kanunu’nda çocukları tuzağa düşürme, yazışma ve buluşma yerine gitme eylemlerinin her biri müstakil birer suç. Çünkü amaç, çocuk zarar gördükten sonra ceza kesmek değil; zararı henüz doğmadan bertaraf etmektir.
Daha da önemlisi; hukuk burada "çocuğun rızası" gibi kirli bir kavramı tartışmaya bile açmaz. Yetişkin ile çocuk arasındaki erim ve güç dengesizliği nedeniyle, çocuğun rıza gösterme ehliyeti hukuken yoktur.
Dolayısıyla "Kendi rızası vardı" söylemi bir savunma değil, aksine failin durumu suistimal ettiğinin itirafıdır. Cezalar ertelenmez, indirime tabi tutulmaz ve potansiyel faillerin zihnine tek bir mesaj kazınır: Çocuğa yaklaşamazsın!
Şimdi durup "Darısı ülkemizin başına" diyelim mi? Diyemiyoruz...
Çünkü insanın içini asıl acıtan yer tam burası. Biz bu ülkede yıllarca neleri duyduk?
"Bir kereden bir şey olmaz!" "Küçüğün de rızası vardı!"
Oysa çocuk söz konusu olduğunda yetişkinin tek bir görevi vardır: Sınırını bilmek. 14 yaşındaki bir çocukla cinsel amaçla yazışamazsın! Buluşma ayarlayamazsın! O buluşmaya gidemezsin!
Ve hukuk, o çocuğu başına felaket geldikten sonra değil, felaket kapıya dayanmadan önce korumakla yükümlüdür. Bizde ise kanunların caydırıcılıktan uzak esnemesi, faillere adeta cesaret vermektedir.
Peki, nasıl bu hale geldik? Bir toplum sübyanlara kadar uzanan bu vahşete ve hukuksuzluğa karşı nasıl bu denli tepkisizleşti?
Cevap, her gün evlerimize pompalanan ekranlarda gizli. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi elindeki ipi kendi yok oluşu için kullanan bir toplum haline getirildik. Günde 3-4 saat TV karşısında oturan, üretimden ve zihinsel uğraştan uzaklaştırılmış bir kitle...
Kemal Sunal’ın 50 yıl önceki masum filminde geçen iki argo kelimeye "toplumun ahlakı bozuluyor" diye “biip“ basan anlayış; sabah kuşağında "Kim kaynanasıyla kaçmış, kim kimin çocuğunu çalmış" vıcık vıcık pisliğini yayınlayan kanallara göz yumuyor.
Çünkü reyting tıkırında, para akıyor... Toplumun ahlakı mı? "S.ktir et"* mantığı hâkim. Toplum, bu ekranlarla uyutuluyor, uyuşturuluyor ve ahlaki olarak çürütülüyor.
Ama mesele sadece TV programları da değil. Ahlak, ekonomiyle ve adaletle doğrudan orantılıdır.
Bir toplumda çalışanların yarısı asgari ücretle, emekliler ise açlık sınırının yarısı kadar bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyorsa; toplanan verginin üçte ikisi garibanın tükettiği ekmekten, sudan alınıyorsa orada ahlak olmaz...
Gelir adaletsizliği sadece iktisadi bir kriz değil, derin bir ahlaki yozlaşmadır...
Aşırı siyasallaşma ve kutuplaşma da var olan vicdanı yok ediyor. İyi olmayı, adil olmayı sadece kendi ailemize, partidaşımıza veya dünya görüşümüze layık görüyorsak; ahlaki evrenimiz daralmış demektir.
İyiliğin ve kötülüğün ideolojik kataloglara bölündüğü bir yerde ne bireysel vicdan kalır ne de adalet…
Hukukun varlığını tescil eden şey süslü kanun kitapları değil; sorumluluk sahibi, vicdanlı yurttaşlar ve o kanunu eğip bükmeden uygulayan adil yargıçlardır…
Ahlak üzerine konuşmak, ahkâm kesmek kolaydır; zor olan ahlaklı yaşamaktır. Bugün dünyada ve ülkemizde maalesef ahlakın yanından bile geçmemiş "ahlakçılar" hüküm sürüyor.
Ama bilinsin ki; çocuklarını koruyamayan, adaleti "suç işlendikten sonraya" erteleyen ve ekran başında çürümesine göz yuman bir toplumun geleceği de yoktur…
Medeniyet dediğimiz şey, o 14 yaşındaki çocuğun tek bir saç teline dahi zarar gelmesini engelleyen adalet sistemidir. Gerisi, laf-ı güzaf...
14.09.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…