Çocuklara sorulan, “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunun yanıtı üç aşağı beş yukarı aynıdır: Doktor, mimar, mühendis, hâkim, öğretmen... Bu hedefler sadece bireysel bir istikbal ya da itibar arzusu olmayıp; çağdaşlaşma sürecinde bireysel hedefler ile kamusal yararın bütünleştiği bir anlayışın ifadesidir.
70’li yılların sosyo-politik çalkantıları bir yana, o yılların harcında devasa bir aydınlanma birikimi vardı. Eğitim devriminden Köy Enstitülerine, o ocaktan yetişen öğretmenlerden 68’in idealizmine ve bayrağı devralan 78 Kuşağına uzanan köklü bir gelenek...
Derken, 12 Eylül’ün ağır ve soğuk gölgesi çöktü üzerimize; o aydınlık birikim adım adım eksiltildi.
Ve bugünün çoraklığında, ne mesleklerin itibarı ne de geleceği kolektif bir bilinçle inşa etme gayesi ve heyecanı kaldı...
İdeallerin değil günü kurtarma telaşının, kaygıların hüküm sürdüğü bir zamandayız: Kestirmeden şöhret, dijital görünürlük ve zahmetsiz bir servet...
Küçük kalplere, karanlık kurslarda sevgi yerine dogmalar dayatıldı; çocuklukları çalındı. Ekranlarla zihnen uyuşturulan gençlik, ilme ve bilime yönelmek yerine "bizden" ve "onlardan" ibaret bir kamplaşmanın nesnesi kılındı.
Şiddeti kutsayan dizilerle suç ve ceza kavramlarının içi boşaltıldı. Yılların emeğiyle doktor, mimar, mühendis olmayı düşleyen gençler çareyi sınırların ötesinde buldu; geride kalanlar kurye motorlarında ve market koridorlarında bir geleceğe sıkıştırıldı.
Devlette, yargıda ve eğitimde liyakat rafa kaldırılıp sadakat kutsanınca sistem tıkandı. Basit bir sürücü belgesi için sağlık ve refleks ölçütü getiren mekanizma; ne yazık ki ülkeyi ve muhalefeti sevk edenlerin yetkinliğini hiç sorgulamıyor. "Milli irade" söylemiyle örtülen bu düzende, tarafsızlık bile bir suç sayılıyor.
Toplumsal dokumuz darmadağın... Eskiden aynı sokakta kimin Türk, Kürt, Laz, Ermeni ya da Çerkez olduğu bilinmez; bilinse de kimsenin umurunda olmazdı. Şimdi toplum en ince fay hatlarına kadar kategorize ve düşman edildi.
Ne gencin yaşlıya saygısı kaldı ne evliliklerde huzur, ne dostluklarda güven...
Herkes birbirini nasıl kazıklayacağının derdinde.
"Yaratılanı severim yaratandan ötürü" sözünün, sokaklardaki dilsiz gariplerin kartondan yuvaları yıkılıp, yoğurt kaplarındaki suları dökülürken yalan olduğu ortaya çıktı…
Yetmedi vahşice katledildi, katledilmelerine alkış tutuldu...
İnsanlar bezgin ve umutsuz... Toplumsal yapıyı saran bu derin yoksulluk, restoranda bir akşam yemeğini lüks sayan bir yozlaşmayla örtülüyor. Yoksulluğu sorgulayanlara gözlerini kapatanlar; uydurma tarih anlatılarıyla avunurken, sanatı ve kültürü günah sayan bir sığlığa hapsedildi.
Emekliler evlatlarının eline bakar hâle düşürüldü.
Özgürce söz söylemek isteyen her ses, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla cezaevlerinde susturulmaya çalışılıyor.
Bir ülkenin aydınlanma devrimini, tarihsel hafızasını elinden alırsanız; geriye işte bu yozlaşmış kitle kalır. Bu çöküş, rastlantı değil; Cumhuriyet’in nitelikli, özgür ve sorgulayan insan yetiştirme iradesinin tasfiye edilmesinin doğrudan sonucudur.
Emperyalizme ve hilafet sevdalılarına tarihteki en sert tokadı indiren Atatürk gibi bir devrimci, yıllardır sağcıların ve gericilerin insafına terk edildi, yıllarca sürdürüldü.
12 Eylül darbecileri bile Atatürk adını kullanarak onun devrimlerinin altını oydu, O’nu gardırop Atatürkçülüğüne hapsederek devrimci ruhunu boşalttılar!
Daha da acısı, kendisini sol olarak tanımlayan bazı odaklarında, bu topraklarda yaşanan Cumhuriyet Devrimi’ni sırf "burjuva devrimidir" sığlığıyla reddetmeye, itibarsızlaştırmaya kalkışmasıdır. Fransa’da sol, aynı gerekçeyle 1789 Fransız Devrimi’ni reddetmeye kalksa halkın karşısında alay konusu olur.
ŞUNU NET OLARAK ORTAYA KOYALIM: CUMHURİYET DEVRİMİ’Nİ İTİBARSIZLAŞTIRAN BİR SOLUN BU TOPRAKLARDA BAŞARI ŞANSI YOKTUR.
Emperyalizmi yenerek egemenliği saraydan alıp halka veren, TBMM’yi kurup Cumhuriyeti ilan eden, halifeliği ve şeriat hukukunu kaldırıp laikliği anayasaya sokan, kadını toplumsal hayatta hak ettiği yere taşıyan bir devrim köküne kadar ilericidir…
Onu sahiplenmeyen bir sol hareket, kendi ülkesinde dar bir marjinal alana sıkışmaya mahkûmdur. Kurtuluş Savaşı’nın önderini ve onun aydınlanma devrimini gericilerin alanına terk ederek emekçi kitlelerle bağ kurulamaz…
Umutsuzluğa, adaletsizliğe ve cehaletin zaferine karşı çıkacaksak; bunun yolu tarihi doğru okumaktan geçer…
Solun asli görevi; yüzyıl önce bu halkla birlikte gerçekleştirilen Cumhuriyet Devrimi’ni siyasal İslamcılarla el ele verip değersizleştirmek değil, özgür ve bağımsız bir ülke için atılan o büyük adımı daha da ileriye taşımaktır…
Sol, ancak bu tarihsel bilinçle hareket ettiğinde büyüyecek; emekçinin ekmek kavgasına, işçinin ve yoksulun hakkını sermayeye yedirmeme mücadelesine gerçek anlamda önderlik edebilecektir.
Aksi halde; o büyük boş lafların içinde esir bir millet olarak çürümeye devam ederiz...
04.10.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…