"Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" derler. İşte o duman, bazen tüm şehri boğacak kadar yoğunlaşır. Hatta bir ülkeyi, çoğu zaman da Türkiye’de "kurumsal yapı" denilince akla gelen ilk ve en köklü organizasyon olan Cumhuriyet halk Partisini!
Sadece bir siyasi parti değil; Devletle yaşıt bir hafıza! Devletin kuruluş kodlarını taşıyan, tüzüğü, kuralları ve gelenekleri olan bir "mektep’’!
Şahıslar gelir geçer, ama partinin altı oku ve ana omurgası yerinde kalır.
Lider odaklı partilerde (AK Parti veya geçmişteki ANAP gibi), lider gittiğinde parti genelde sarsılır veya dağılma sürecine girer. CHP’de ise kurumsal yapı o kadar baskındır ki, Baykal kasetle gittiğinde veya Kılıçdaroğlu kurultayda kaybettiğinde bina yerinde durur, mekanizma işlemeye devam eder.
Ancak bu kurumsallık, beraberinde hem devasa bir hafızayı hem de hantal bir bürokrasiyi getiriyor!
Evet, CHP kurumsal bir devdir. Ancak bu dev, bazen kendi içindeki "küçük hesaplara" ve "yanlış isimlere" yenik düşebiliyor; "bizim çocuk olsun" mantığı, "ehliyetli olsun" mantığının önüne geçebiliyor.
Kurumsal bir yapıda, bir belediye başkanının "açığı" varsa, bu durum Ankara'daki genel merkeze ulaşana kadar yolda "budanmamalıdır". "Nereden buluyorsunuz bu isimleri?" sorusu, aslında kurumsal denetimin düzgün çalışmadığının bir göstergesidir.
Bu kadar köklü bir yapının, adaylarını "yatak odası skandallarıyla" değil, projeleriyle anılacak kalibrede seçmesi kurumsallığın gereğidir. Kurumsallık burada bir zırh olmalıydı. O zırhın delinmesi, içeriye "yanlış tohumların" sızdığını gösterir.
Kamuyu temsil eden, "şehrül-emin" sıfatıyla koltukta oturan isimlerin özel hayatı, maalesef kapalı kapılar (1) ardında kalmıyor; çünkü o kapının anahtarı toplumun güvenidir.
Siyasette liyakati, ahlakı ve karakteri ikinci plana atıp, sadece "güçlü" veya "tanınmış" isimlerle yola çıkarsanız, gün gelir o isimlerin faturasını tüm camia öder. Yani: ne ekersen onu biçersin!
Uşak Belediye Başkanı’nın Ankara’da bir otel odasında, kolluk kuvvetleri eşliğinde adeta bir "suçüstü" senaryosuyla basılması, basit bir adli vaka değil; kökleri çok daha eskiye dayanan bir siyasi tasfiye operasyonunun son perdesidir aslında!
Bu filmi daha önce izledik. 2010 yılında Deniz Baykal’a kurulan o karanlık kumpas, sadece bir genel başkanı koltuğundan etmemiş; CHP’nin kimliğini ve Türkiye’nin siyasi rotasını değiştirmeye yönelik büyük bir "dizayn operasyonunun" fitilini ateşlemişti. O gün kasetle başlatılan bu "bel altı" yöntemi, bugün belediyeler üzerinden, "yolsuzluk" ambalajı içine yerleştirilmiş "yasak ilişki" servisleriyle güncellenerek devam ettiriliyor.
Haberin servis ediliş biçimine bir bakın: Odada kimin olduğu, kaç yaşında olduğu gibi magazinsel ayrıntılar, asıl iddia edilen "yolsuzluk" suçlamasının çok önüne çıkarılıyor. Eğer amaç rüşvetle mücadele olsaydı, yöntem bu olmazdı. Buradaki asıl hedef; toplumun muhafazakâr damarını kaşıyarak CHP’yi "ahlaki erozyonun merkezi" gibi göstermek ve adli gücü bir siyasi mühendislik aparatı olarak kullanmaktır.
Ancak bu operasyonlara zemin hazırlayanları da görmezden gelemeyiz. Şaibeli geçmişi olan, özel hayatıyla açık veren, "güç bende olsun da nasıl olursa olsun" diyen figürleri aday yaparak aslında kendi ayağınıza sıkıyorsunuz. Kendi reklamı için siyaset yapan, karakter zafiyeti olan isimler; bu tür operasyonlar için her zaman en kolay "yem"dir.
Yolsuzlukla mücadele, her onurlu vatandaşın destekleyeceği bir kutsaldır. Fakat bu mücadele, yatak odalarını dikizleyen bir "sosyal imha" projesine dönüşüyorsa, orada hukuktan değil, intikamdan bahsedilir. Türkiye’nin; röntgenci siyasete değil, erdemli bir duruşa ve şaibesiz kadrolara ihtiyacı var…
Aksi takdirde, yanlış tohumlar ekmeye devam ettiğiniz sürece, hasat zamanı kasetlerden ve baskınlardan başka bir şey biçemezsiniz!...
Ne diyordu Ziya Paşa? “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…
(1)‘’GİZLİ AŞK EŞGALİ DOĞURUR!’’ derler!... Başlıklı yazım…