Metin Devrim
Köşe Yazarı
Metin Devrim
 

MAVİ GÖZLÜ DEV’İN REÇETESİ: KURTULUŞ YİNE KENDİ ÖZÜMÜZDE

Bir ülkenin bekası, sadece sınır boylarındaki nöbetçiyle değil; mahkeme salonundaki adaletle, okul sırasındaki bilimle ve tenceredeki aşla ölçülür. Biz bugün, mikroskopla kendi yaralarımızı deşerken; başımızı kaldırıp teleskopla ufka baktığımızda, gökyüzünün "kan kırmızısına" boyandığını görüyoruz. Kendi söküğünü dikemeyen terzi gibiyiz. Kapımıza dayanan devasa tehlikeye karşı nasıl bir zırh kuşanılabileceğini tartışıyoruz. Biz bu coğrafyada sabahları uyandığımızda önce cebimizdeki yangına bakar olduk. "Ekmek kaç lira oldu?" sorusu, bir yaşam mücadelesinin en yalın hali olarak masamızda durur. Ekonomide rasyonel zemini kaybetmenin bedelini halk sofrasındaki ekmeği bölerek ödüyor. Unutulmamalıdır ki; halkı yoksulluğa mahkûm edilmiş, adaleti sarsılmış bir ülkeyi en gelişmiş hava savunma sistemleri bile koruyamaz. En güçlü kale, vatandaşın "Devletim benim hakkımı korur" dediği inançtır. Laiklik tartışmaları sanki yüz yıl öncesinin değil de yarının kavgasıymış gibi yeniden önümüze sürülürken, anlamsız polemikler kutuplaşmayı devlet eliyle derinleştiriyor. Gece yarısı, attığı tweetler yüzünden ‘’kapısı çalınan’’ gençlerle, "hak-hukuk-adalet" çığlıklarının sağır kulaklara çarptığı bir atmosferle enerjimizi tüketiyoruz. Eğitim sistemimiz bir yapboz tahtasına dönmüş, liyakat yerle bir edilmişken; aslında en büyük savunma hattımızı, yani "toplumsal rızayı" kendi ellerimizle zayıflatıyoruz. Jeopolitik Deprem ve Suikastlar Diplomasisi İran’da Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere; Tuğamiraller Ali Şemhani, Muhammed Pakpur ve Savunma Bakanı Aziz Nasırzade gibi üst düzey isimlerin bir operasyonla öldürülmesi, sadece bir "yönetim boşluğu" meselesi değildir. Bu, uluslararası hukukun fiilen lağvedilmesidir. Bir devletin, başka bir egemen devletin liderlerini ve komuta kademesini tasfiye etme "hakkı" yoktur. Bu tür müdahaleler, hedefteki liderin politikalarından nefret etsek bile kabul edilemez. İster Saddam olsun, ister Kaddafi, ister İranlı yetkililer; dış müdahalenin meşru bir zemini yoktur. ABD ve İsrail’in bu "suikastlar diplomasisi", siyasi cinayetleri normalleştirirken hukuksal araçları boşa düşürmektedir. Bugün İran’da senelerdir baskı altında yaşayan halkın bir kısmının sevinç içinde olması anlaşılabilir bir insani reflekstir; ancak unutulmamalıdır ki emperyalist çizmelerin girdiği hiçbir toprağa bugüne kadar özgürlük ve demokrasi gitmemiştir. Batı’nın "özgürleştirme" vaadi; Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da sadece sömürü, açlık ve gözyaşı bırakmıştır. "Islah Edilemez" Bir Kale: İran İran, bugün bölgede ABD ve İsrail haydutluğuna karşı direnç gösteren neredeyse tek İslam ülkesi konumunda. Bu direncin arkasında yatan "ıslah edilemez" karakter, belki Fars kültürü ve devlet geleneğiyle, belki de mezhepsel dinamiklerle ilintilidir. Humeyni’nin Fransa yıllarını ve emperyalizmin bölge tasarımlarındaki geçmiş rollerini unutmadan şunu söylemek zorundayız: Rejimi ne kadar eleştirirsek eleştirelim, İran’ın bir işgal ve talan operasyonuyla çökertilmesi, Ortadoğu’nun tamamen ele geçirilmesi aşamasında final sahnesidir. Türkiye’yi bu finalden bağımsız düşünmek ise safdilliktir. Sınırlarımızda jeopolitik bir deprem yaşanırken, içerideki "terörsüz Türkiye" arayışlarından tutun da bölgesel ittifaklara kadar her şey, bu devasa stratejik planın bir parçasıdır. Türkiye şu an ABD ve İsrail ile "uyumlu" bir ilişki sürdürüyor gibi görünse de, bu uyumun emperyalist iştahı doyurmaya yetmeyeceğini tarih bize defalarca göstermiştir. En Güçlü Kale: Adalet ve Laiklik Bir ülkenin dış politikadaki gücü, içerideki huzuru ve adaleti kadardır. Biz bugün; Hukuk güvenliğini sağlayamadığımız her gün, sadece yabancı yatırımcıyı değil, kendi insanımızın, özelikle kendi gencimizin geleceğe dair umudunu da kaybediyoruz. Eğitimde bilimi ve laikliği tartışmaya açtığımız her an, yarının teknoloji savaşlarında cephe kaybediyoruz. Ekonomide rasyonel zeminden uzaklaştığımız her dakika, dış müdahalelere karşı en büyük savunma hattımız olan "milli gücü" zayıflatıyoruz. Haksız gözaltılarla, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasıyla ve toplumsal kutuplaşmayla enerjimizi içeride tüketirken; sınırın öte yanında haritalar kanla yeniden çiziliyor. En gelişmiş hava savunma sistemleri bile, adaleti sarsılmış ve halkı yoksulluğa mahkûm edilmiş bir ülkeyi korumaya yetmez. En güçlü kale, vatandaşının "Benim devletim haklıyı korur, geleceğim güvendedir" dediği kaledir. Atatürk’ün Reçetesi ve Erken Uyarı Sistemi Bugün içinde bulunduğumuz durumun, savrulduğumuz fırtınanın tek bir panzehri vardır: Mustafa Kemal Atatürk’ün akılcı ve gerçekçi dış politika mirası. Atatürk bize çok net öğütler bırakmıştı: Emperyalizm ile çok içli dışlı olma. Kuzey komşunla (Moskova) ilişkilerini daima dengede tut. Arap devletlerinin kendi iç meselelerine ve aralarındaki kavgalara asla bulaşma. Bu öğütlerin kulak arkası edildiği her dönemde Türkiye ağır bedeller ödemiştir. Bugün "Gençliğe Hitabe", sadece bir metin değil; hıyanet ve dalalete karşı en anlamlı "erken uyarı" sistemimizdir. Anlamayanlar, fırtına kapıyı kırdığında anlamış olacaklar ama o zaman çok geç olabilir. 3. Dünya Savaşı kapıdaysa eğer, o kapıyı ancak özgür, laik, hukuka bağlı ve ekonomik olarak bağımsız bir Türkiye ile kilitleyebiliriz. Şimdi kişisel hırsları ve mahalle kavgalarını bir kenara bırakıp, hem içerideki yangını söndürmek hem de dışarıdaki fırtınaya karşı tek yürek olma vaktidir. Çünkü fırtına dindiğinde, kimin hangi mahalleden olduğunun bir önemi kalmayacak; tarih sadece ayakta kalanları ve enkaz altında kalanları yazacak. Biz ayakta kalmak istiyorsak; adaleti mülkün temeli, aklı ise devletin rehberi yapmak zorundayız. Çünkü. Başka bir Türkiye yok!   ‘’Yurtta sulh cihanda sulh.’’ Mustafa Kemal ATATÜRK
Ekleme Tarihi: 02 Mart 2026 -Pazartesi
Metin Devrim

MAVİ GÖZLÜ DEV’İN REÇETESİ: KURTULUŞ YİNE KENDİ ÖZÜMÜZDE

Bir ülkenin bekası, sadece sınır boylarındaki nöbetçiyle değil; mahkeme salonundaki adaletle, okul sırasındaki bilimle ve tenceredeki aşla ölçülür. Biz bugün, mikroskopla kendi yaralarımızı deşerken; başımızı kaldırıp teleskopla ufka baktığımızda, gökyüzünün "kan kırmızısına" boyandığını görüyoruz.

Kendi söküğünü dikemeyen terzi gibiyiz. Kapımıza dayanan devasa tehlikeye karşı nasıl bir zırh kuşanılabileceğini tartışıyoruz.

Biz bu coğrafyada sabahları uyandığımızda önce cebimizdeki yangına bakar olduk. "Ekmek kaç lira oldu?" sorusu, bir yaşam mücadelesinin en yalın hali olarak masamızda durur. Ekonomide rasyonel zemini kaybetmenin bedelini halk sofrasındaki ekmeği bölerek ödüyor.

Unutulmamalıdır ki; halkı yoksulluğa mahkûm edilmiş, adaleti sarsılmış bir ülkeyi en gelişmiş hava savunma sistemleri bile koruyamaz. En güçlü kale, vatandaşın "Devletim benim hakkımı korur" dediği inançtır.

Laiklik tartışmaları sanki yüz yıl öncesinin değil de yarının kavgasıymış gibi yeniden önümüze sürülürken, anlamsız polemikler kutuplaşmayı devlet eliyle derinleştiriyor.

Gece yarısı, attığı tweetler yüzünden ‘’kapısı çalınan’’ gençlerle, "hak-hukuk-adalet" çığlıklarının sağır kulaklara çarptığı bir atmosferle enerjimizi tüketiyoruz. Eğitim sistemimiz bir yapboz tahtasına dönmüş, liyakat yerle bir edilmişken; aslında en büyük savunma hattımızı, yani "toplumsal rızayı" kendi ellerimizle zayıflatıyoruz.

Jeopolitik Deprem ve Suikastlar Diplomasisi

İran’da Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere; Tuğamiraller Ali Şemhani, Muhammed Pakpur ve Savunma Bakanı Aziz Nasırzade gibi üst düzey isimlerin bir operasyonla öldürülmesi, sadece bir "yönetim boşluğu" meselesi değildir.

Bu, uluslararası hukukun fiilen lağvedilmesidir. Bir devletin, başka bir egemen devletin liderlerini ve komuta kademesini tasfiye etme "hakkı" yoktur. Bu tür müdahaleler, hedefteki liderin politikalarından nefret etsek bile kabul edilemez. İster Saddam olsun, ister Kaddafi, ister İranlı yetkililer; dış müdahalenin meşru bir zemini yoktur.

ABD ve İsrail’in bu "suikastlar diplomasisi", siyasi cinayetleri normalleştirirken hukuksal araçları boşa düşürmektedir. Bugün İran’da senelerdir baskı altında yaşayan halkın bir kısmının sevinç içinde olması anlaşılabilir bir insani reflekstir; ancak unutulmamalıdır ki emperyalist çizmelerin girdiği hiçbir toprağa bugüne kadar özgürlük ve demokrasi gitmemiştir. Batı’nın "özgürleştirme" vaadi; Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da sadece sömürü, açlık ve gözyaşı bırakmıştır.

"Islah Edilemez" Bir Kale: İran

İran, bugün bölgede ABD ve İsrail haydutluğuna karşı direnç gösteren neredeyse tek İslam ülkesi konumunda. Bu direncin arkasında yatan "ıslah edilemez" karakter, belki Fars kültürü ve devlet geleneğiyle, belki de mezhepsel dinamiklerle ilintilidir.

Humeyni’nin Fransa yıllarını ve emperyalizmin bölge tasarımlarındaki geçmiş rollerini unutmadan şunu söylemek zorundayız: Rejimi ne kadar eleştirirsek eleştirelim, İran’ın bir işgal ve talan operasyonuyla çökertilmesi, Ortadoğu’nun tamamen ele geçirilmesi aşamasında final sahnesidir.

Türkiye’yi bu finalden bağımsız düşünmek ise safdilliktir. Sınırlarımızda jeopolitik bir deprem yaşanırken, içerideki "terörsüz Türkiye" arayışlarından tutun da bölgesel ittifaklara kadar her şey, bu devasa stratejik planın bir parçasıdır. Türkiye şu an ABD ve İsrail ile "uyumlu" bir ilişki sürdürüyor gibi görünse de, bu uyumun emperyalist iştahı doyurmaya yetmeyeceğini tarih bize defalarca göstermiştir.

En Güçlü Kale: Adalet ve Laiklik

Bir ülkenin dış politikadaki gücü, içerideki huzuru ve adaleti kadardır. Biz bugün;

  • Hukuk güvenliğini sağlayamadığımız her gün, sadece yabancı yatırımcıyı değil, kendi insanımızın, özelikle kendi gencimizin geleceğe dair umudunu da kaybediyoruz.
  • Eğitimde bilimi ve laikliği tartışmaya açtığımız her an, yarının teknoloji savaşlarında cephe kaybediyoruz.
  • Ekonomide rasyonel zeminden uzaklaştığımız her dakika, dış müdahalelere karşı en büyük savunma hattımız olan "milli gücü" zayıflatıyoruz.

Haksız gözaltılarla, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasıyla ve toplumsal kutuplaşmayla enerjimizi içeride tüketirken; sınırın öte yanında haritalar kanla yeniden çiziliyor. En gelişmiş hava savunma sistemleri bile, adaleti sarsılmış ve halkı yoksulluğa mahkûm edilmiş bir ülkeyi korumaya yetmez. En güçlü kale, vatandaşının "Benim devletim haklıyı korur, geleceğim güvendedir" dediği kaledir.

Atatürk’ün Reçetesi ve Erken Uyarı Sistemi

Bugün içinde bulunduğumuz durumun, savrulduğumuz fırtınanın tek bir panzehri vardır: Mustafa Kemal Atatürk’ün akılcı ve gerçekçi dış politika mirası.

Atatürk bize çok net öğütler bırakmıştı:

  1. Emperyalizm ile çok içli dışlı olma.
  2. Kuzey komşunla (Moskova) ilişkilerini daima dengede tut.
  3. Arap devletlerinin kendi iç meselelerine ve aralarındaki kavgalara asla bulaşma.

Bu öğütlerin kulak arkası edildiği her dönemde Türkiye ağır bedeller ödemiştir. Bugün "Gençliğe Hitabe", sadece bir metin değil; hıyanet ve dalalete karşı en anlamlı "erken uyarı" sistemimizdir. Anlamayanlar, fırtına kapıyı kırdığında anlamış olacaklar ama o zaman çok geç olabilir.

3. Dünya Savaşı kapıdaysa eğer, o kapıyı ancak özgür, laik, hukuka bağlı ve ekonomik olarak bağımsız bir Türkiye ile kilitleyebiliriz. Şimdi kişisel hırsları ve mahalle kavgalarını bir kenara bırakıp, hem içerideki yangını söndürmek hem de dışarıdaki fırtınaya karşı tek yürek olma vaktidir.

Çünkü fırtına dindiğinde, kimin hangi mahalleden olduğunun bir önemi kalmayacak; tarih sadece ayakta kalanları ve enkaz altında kalanları yazacak.

Biz ayakta kalmak istiyorsak; adaleti mülkün temeli, aklı ise devletin rehberi yapmak zorundayız. Çünkü. Başka bir Türkiye yok!

 

‘’Yurtta sulh cihanda sulh.’’

Mustafa Kemal ATATÜRK

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.