İnsanlık tarihi boyunca devletler uzun süre din kurallarıyla yönetildi. Akıl ve bilimin olgunlaşmadığı dönemlerde, kendilerini aşan güçlerin iradesine sığınarak bir düzen kurmaya çalıştılar. Özellikle ölümün bilinmezliği ve yaşamın zorlukları karşısında bir huzur ve ahlaki pusula oldu.
Ve evrensel ahlakı savunan hiçbir din; hırsızlığı, yalancılığı, ahlaksızlığı veya adam öldürmeyi emretmedi. Ancak dinler arasındaki farklılıklar, yönetimde tek bir inancın egemen olması durumunda diğer inançlar üzerinde bir baskı unsuru oluşturdu.
Yazımızın içeriği itibarıyla konuya İslamiyet adına baktığımızda, doğuşundan itibaren akla ve mantığa büyük önem verildiğini, özellikle ilk üç yüzyılında bilimde dev adımlar atıldığını görürüz. İlkçağ filozoflarını dünyaya yeniden tanıtan İslam bilginleri, aklı, Tanrı’nın bir ihsanı olarak görmüşlerdi.
Bu altın çağın ardından İslam dünyasında aklın yerini donmuş, tutucu inanç alıp, akıl yürütme terk edilince toplumlar duraklamaya başladı. İşte bu dönemde Batı, Müslümanlardan devraldığı akılcı mirası geliştirerek, Rönesans ve Reform süreçlerini tamamladı. Fransız İhtilali ile de laikliği devletin sarsılmaz temeli haline getirdi.
Osmanlı Devleti’nin bu zihniyet değişiminin dışında kalması, imparatorluğun çöküşünü hızlandırdı. Bu karanlık tabloyu gören Mustafa Kemal Atatürk, İslam’ın özündeki akılcı ve aydınlık çağa bir nevi geri dönüş yaparak devleti laikleştirdi.
Atatürkçü laiklik, dinle kavgayı değil, dinin siyasete alet edilerek kirletilmesini reddeder.
Dinsiz olmakla itham edilse de Atatürk, aksine İslam'ın en saf ve akılcı halini savunan bir liderdir. O, "Bizim dinimiz en makul ve doğal bir dindir. Bir dinin doğal olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerekir" sözüyle, inancın bilimle çelişmediğini vurgular.
O’na göre her şeyin bir ölçütü vardır. Akla, mantığa ve toplumun çıkarına uygun olan her şey dinîdir. Halkın temiz inancını kendi çıkarları için sömüren "din bezirgânlarına" ve politikacılarına karşı çıkmış, dinin vicdanlardaki kutsal yerini korumasını amaçlamıştır.
Devlet yapısı laik olan toplumlar dogmaların zincirinden kurtulup, hızla kalkınma imkânı bulur. Demokrasi bir özgürlük rejimidir ve herkesi tek bir inanç kalıbına zorlamak demokrasinin temel ruhuna aykırıdır. Kur'an-ı Kerim de "Dinde zorlama yoktur" diyerek bu hürriyeti tesciller.
Atatürkçü laiklikte devlet her vatandaşın inancına eşit mesafededir. İbadet hizmetlerini üstlenmiş, aydın ve akılcı din adamları yetişmesi için kurumlar açmıştır. Anadolu'da en çok cami Cumhuriyet döneminde yapılmış, ibadet huzur içinde gerçekleşmiştir. Laiklik, inançsızın olduğu kadar inançlı insanın da en büyük güvencesiydi.
Türk Milleti ve Devleti; varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Laiklikten ödün vermek, sadece zamana ayak uyduramamak değil, evrensel düzenin bir parçası olan akıldan vazgeçmek, çağın dışında kalarak yok olmaya mahkûm olmaktır.
Zaman tersine akmaz. Akıl bir kez özgürleştiğinde, hiçbir dogma onu yeniden tutsak edemez. Bizlere düşen, Atatürk’ün çizdiği bu akıl ve bilim yolunda, laikliğin koruyucu kalkanı altında geleceğe güvenle bakmaktır.
Ancak bugün üzülerek görüyoruz ki laikliğin bu hayati kalkanı, bizzat Milli Eğitim politikaları üzerinden ağır saldırılar altındadır. Okulların bilim yuvası olmaktan çıkarılıp tarikatların cirit attığı karanlık dehlizlere dönüştürülmesi, nesillerimizin özgür düşünce yetisinin elinden alınması anlamına gelir ki bu da 3 Mart Devrim Yasalarının ve anayasal düzenin açıkça ihlalidir.
Laiklik, karanlığa karşı sönmeyecek tek meşalemizdir ve ona sahip çıkmak, onu korumak en asli görevimizdir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve millet Cumhuriyetini korumak adına görevini yerine getirmekle mükelleftir.
Unutulmamalıdır ki; bu söz bize Atatürk’ten miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık:
'Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz.'
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.
