"Sivil toplumun görevi izleyici kalmak değil, müdahil olmaktır!"
Geçtiğimiz hafta, toplumun "örgütlü" ama bir o kadar da "eylemsiz" halini; otoyolların özelleştirilmesinden, derneklerin sadece tabela üzerinde kalmasına kadar uzanan bir yelpazede ele almıştım. (1)
Görüyorum ki; isim vermeden, genel bir toplumsal hastalık teşhisi koyduğum o yazıdan, ‘’BAZILARI’’ kendine pay çıkarıp sessizce savunmaya geçmiş, hatta "cımbızla" çektikleri cümleler üzerinden kulis yapmaya, yandaş devşirmeye çalışmış olsalar da yüz bulamamışlar!
Eğer bir söz, hedefi belirtilmediği halde gidip birini kalbinden vuruyorsa, o ok zaten doğru yere gitmiş demektir!
Ne diyordu Ziya Paşa? “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Bu hafta meseleyi biraz daha derinleştirelim. Çünkü mesele sadece bir otoyolun ihalesi veya bir dernek çatısı altında yenilip-içilenler değil; mesele, kafanın üzerinde taşınan aksesuar ile kafanın içindeki cevher arasındaki o derin uçurumdur!
Kaldığımız yerden devam edelim: Edep aklın tercümanıdır! Herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir...
Bu söz bize şunu söyler: değerli biri olmak istiyorsan şerefli olmalısın; şerefli olmak istiyorsan aklını kullanmalısın; akıllı olduğunu göstermek istiyorsan da edepli olmalısın. Yani her şeyin kapısı edep ile açılır!
Günümüz dünyasında, özellikle de her şeyin çok hızlı tüketildiği bu dönemde, edep ve akıl arasındaki bağ maalesef en çok "sınırların belirsizleştiği" noktalarda kopuyor.
İnsanlar artık bir fikre katılmadıklarında bunu "akılcı" bir şekilde tartışmak yerine, doğrudan kişiliğe saldırarak ifade ediyorlar. Oysa edep, "fikre hücum edip şahsı muhafaza etmektir."
Bir koltuğa oturmak ya da bir unvana sahip olmak kimseyi "âlim" yapmaz. Aksine, hak edilmeden veya YOKLUKTAN dolayı emanet edilen makamlar, kişinin içindeki boşluğu daha da belirginleştirir!
Bizim buralarda güzel bir söz vardır: "Keçinin olmadığı yerde koyuna Abdurrahman Çelebi derler." Ancak unutulmamalıdır ki; koyun Abdurrahman Çelebi olsa da özünde hala koyundur; ne dağları aşacak tırnağı vardır ne de kurtla baş edecek gücü. O, sürü içinde bir sayıdır!
Étienne de La Boétie, henüz 20’li yaşlarının başında sorduğu o sarsıcı soruyla bugünümüzü hala aydınlatıyor: "Neden insanlar özgürlüklerinden vazgeçip köle olmayı bizzat arzularlar?"
La Boétie bu durumu üç ana nedene bağlar: Alışkanlık, Eğlence ve Aldatmaca, Çıkar Ağı.
Eğer bugün La Boétie aramızda olsaydı, muhtemelen "Çıkar Ağının’’ en tehlikeli olanı olduğunu söylerdi. Çünkü alışkanlık kırılabilir, eğlence bir gün sıkabilir, ancak insanların birbirine ekonomik ve statü olarak göbekten bağlı olması, toplumsal bir değişimi başlatan "hayır" sesini en çok baskılayan unsurdur.
O’na göre, aslında bir tiranın, halkın ona verdiğinden daha fazla gücü yoktur. O tiranın binlerce gözü, binlerce eli varsa; o gözler ve eller aslında ona boyun eğen halkın kendi organlarıdır.
Siyaset felsefesinin en sarsıcı ve zamansız metinlerinden biri olan ‘’Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’’ adlı kitabının en devrimci yönü, tiranı devirmek için silaha, kan dökmeye veya büyük savaşlara gerek olmadığını savunmasıdır.
Çözüm şaşırtıcı derecede basittir: sadece hizmet etmeyi bırakın! Halk desteğini çektiği anda, altındaki kaidesi alınan dev bir heykel gibi tiran kendi ağırlığıyla yıkılacaktır. Bu fikir, modern sivil itaatsizlik düşüncesinin atası sayılır.
Modern dünyanın devasa çarkları arasında birey, kendini çoğu zaman rüzgârda savrulan bir yaprak gibi hisseder. Ekonomik dalgalanmalar, eğitim sistemindeki değişimler ya da sosyal haklar, vb. gibi...
Her şey bizden bağımsız bir yerlerde karara bağlanıyor ve biz sadece "sonuçları" yaşıyoruz. Hatta katlanıyoruz! Bu gidişata dur demenin, masada yer kapmanın yolu örgütlü toplum olmaktan geçiyor. Üstelik bu yol, yanı başımızda! Dernekler, Sivil Toplum Kuruluşları, Sendikalar, Eğitim Sendikaları, Veli dernekleri, Okul Aile Birlikleri, Platformlar!
Bireysel ses, çoğu zaman bir fısıltıdır; duvarlara çarpar ve sahibine geri döner. Ancak bir örgüt çatısı altına girdiğinizde o fısıltı, bir koroya dönüşür. Bir veli, okulun fiziksel şartlarından şikâyet ettiğinde "münferit bir ses" olarak kalabilir. Fakat bir Veli Derneği veya Eğitim Sendikası üzerinden konuştuğunda, karşısındaki muhatap artık bir kişi değil, binlerce kişinin iradesidir. Örgütlülük, bireyi bir "istatistik" olmaktan çıkarıp, sürece yön veren bir "özne" haline getirir.
Örgütlü toplum, sadece kendi üyelerinin hakkını aramaz; aynı zamanda demokrasinin de sigortasıdır. Onlar karar vericilerin attığı her adımı izleyen, hata gördüğünde uyaran birer "sosyal denetmen" görevi görür. Onların zayıf olduğu toplumlarda, kararlar tek taraflı alınır; güçlü oldukları toplumlarda ise ortak akıl devreye girer. Yani bugün bir çevre derneğinin doğayı savunması ya da bir sendikanın emeği koruması, aslında toplumun tamamının nefes almasını sağlar.
Bizim kültürümüzde "İMECE" diye bir gelenek vardır. Eskiden köylerde birinin evi yapılacağı zaman tüm köy el verirdi. İşte bugün şehir hayatında bu imecenin adı: STK’lardır.
Şikâyet etmek kolaydır, ancak "müdahil olmak" sorumluluk ister. Eğer eğitimden, çalışma şartlarından ya da yaşadığınız mahalleden memnun değilseniz, çözüm sadece klavye başında eleştirmek değildir.
Çözüm, dernek çatısı altında 3-5 kişiyle "GÜNDEM DEĞERLENDİRME FANTEZİSİ" yapmak da değildir!
Ülke gündemi, hayatın olağan akışına aykırı şekilde her gün hatta gün içinde defalarca değişirken; sadece olanı biteni izlemek, haftada bir 'kızlar toplandık gıybet yapıyoruz' nakaratına sığınmak ya da bir motto haline gelmiş, 3-5 saatlik samimiyetsiz '’gündem değerlendiriyoruz'’ söylemiyle yetinmek değildir dernekçilik!
Kahvehanedeki okey masasında bile gündem sizden daha isabetli değerlendiriliyor! Sivil toplum kuruluşunun görevi ‘'izleyici'’ kalmak değil, sürece '’müdahil’' olmaktır. ADD ve ÇYDD gibi çağdaş bir toplum için, AYÇED ve GERÇED gibi doğayı korumak için mücadele veren dernekler gündem belirleyip çözüm üretirken; siz sadece akışın içinde çarpmanın etkisiz elemanı olarak sürükleniyorsunuz. Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti; siz ise geride kalan toz bulutuna bakmakla meşgulsünüz!
Geçen hafta sorduğum soruyu yineliyorum: Atalarımızdan miras değil, gençlerimizden ödünç aldığımız bu ülkede gençler nerede? Neden derneklerin ortalama yaşı emeklilik sınırında takılıp kalmış?
Çünkü gençler; şeffaf olmayan, sadece "fotoğraf-selfie-yemek" üçgenine sıkışmış, ego savaşlarının gölgesindeki bu yapılarda kendilerine yer bulamıyorlar!
KÖY ENSTİTÜLERİ sadece birer okul değil, "iş içinde eğitim" modelinin kalbiydi. O ruhu öldürmek, bu toplumun bağımsızlık iradesini kırmaktı!
Bugün yaşadığımız bu ideolojik ambargo altında; liyakat, adalet ve gerçek eğitim can çekişiyor. Gençlere "Köy Enstitüsü" ruhunu bir hatıra olarak değil, geleceğin kurtuluş reçetesi olarak sunmak zorundayız. Aksi takdirde, kendi aşını üretemeyen ve aklını biat zincirine vuran hiçbir yapı bu coğrafyada ayakta kalamaz!
Sözün özü; dünya sadece kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve haksızlığa ses çıkarmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir. İster fötr şapka takın, ister başka bir aksesuar; eğer kafanızın içiyle toplumun ufkunu açamıyorsanız, sadece kalabalık yapıyorsunuz demektir!
Sustukça biriktirenlerden değil, haykıranlardan olmaya devam edeceğiz! Çünkü biliyoruz ki; vatanın bağrına dayanan o hançeri çıkaracak olan, "buldumcuk" makam sahipleri değil, o "bahtı kara maderi" kurtaracak olan iradenin ta kendisidir!
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar.
(1) ‘’PARA İLE MUTLULUK SATIN ALINABİLİR Mİ?’’ başlıklı yazım.