“Gidelim gidelim de Halil’im Çökertme ’ye varalım,
Kolcular geliyor Halil’im nerelere kaçalım?
Teslim olmayalım da Halil’im aman kurşun saçalım…”
İçinde "kolcular" kelimesi geçen bütün türküler, Reji İdaresi’ne karşı yakılmış direniş ezgileridir. "Bitez Yalısı", "Şeker Dağı Bozlağı", "Cemalim Ürgüp'ten Çıktığımı Görmüşler" ve nicesi...
Osmanlı İmparatorluğu borçlarını ödeyemeyip mali iflas yaşayınca, yabancı devletler alacakları karşılığında Düyun-u Umumiye İdaresi'ni kurdu. Reji İdaresi (Tütün Rejisi), bunun bir uzantısı olarak; ülkedeki tütün üretimini, ticaretini ve denetimini tekeline alan çokuluslu bir sömürge şirketiydi.
Öyle sert kurallar uygulanmıştı ki, köylü kendi tarlasında ürettiği tütünden kendi içeceği kadarını bile ayıramıyordu. Tütünü önce ucuza Reji’ye satmak, gerekirse kendi malını çok daha pahalıya geri almak zorundaydı.
"Kolcular", bu şirketin tütün kaçakçılığını önlemek, köylünün tütününe el koymak ve vergi toplamak için kendi bünyesinde kurduğu 10 bin kişilik özel silahlı güvenlik ordusuydu.
Köylünün evini basar, tütününü arar ve yasak tütün taşıyanlara karşı son derece sert, hatta ölümcül şiddet uygularlardı. Tarihsel kaynaklarda, kolcular ile köylüler arasında çıkan çatışmalarda binlerce insanın hayatını kaybettiği geçer.
Karadeniz dağlarında "tütün dağlıları" olarak anılan direnişçiler, tütünleriyle birlikte dağlara kaçar, teknelerle Bulgaristan’a ve Rusya’ya tütün satmaya çalışır; yolda yakalandıklarında tekneleri yakılır, canlarından olurlardı.
Halk, tütününü koruyan bu kaçakçıları kahraman; köylünün canına okuyan Reji kolcularını ise birer işgal gücü olarak görürdü.
Edebiyatta ve folklor araştırmalarında bu eserler "Ayıngacı (Tütüncü) Türküleri" olarak yer alır. Türkülerde geçen "Kolcular geliyor, dağlara kaçalım, teslim olmayalım" teması, yabancı bir şirketin silahlı adamlarına boyun eğmeyen Anadolu köylüsünün özgürlük mücadelesinin simgesidir. En bilinen türkülerden biri olan Çökertme doğrudan bu gerçeği anlatır.
Tarih, kısaca kaynakların paylaşımı mücadelesinden başka bir şey değildir.
Lozan Barış Konferansı’nın 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramasında en büyük anlaşmazlık nedenlerinin başında kapitülasyonlar geliyordu. Yani kaynakların işgali…
Osmanlı İmparatorluğu’nun 3. padişahı I. Murad’ın Cenevizlilere, Yıldırım Bayezid’in Venediklilere verdiklerini sayarsanız, yaklaşık 600 yıllık ağır bir hesap duruyordu Lozan’da karşımızda...
Kapitülasyonlar o kadar köklü ve toplumun kanına işlemiş bir sömürü süreciydi ki; 1535’te Fransa, 1580’de İngiltere, 1612’de Hollanda, 1699’da Avusturya ve 1774’te Rusya ile Avrupa’ya yayıldı. Sınırlar bir "yolgeçen hanı", ülke ise açık pazar haline geldi. 1838 İngiliz Ticaret Antlaşması’yla yüzde 1’lere düşen gümrük vergileri yerli üretimi tamamen çökertti.
1854 yılında Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını yaptı. Alınan paraların faizleri dahi ödenemez hale gelince devlet, borçları yeni borçlarla kapatmaya çalışarak çıkmaz bir krize sürüklendi.
1875: Osmanlı Devleti borç faizlerini ödeyemeyeceğini ilan ederek moratoryum (mali iflas) açıkladı.
1881: Avrupalı alacaklılar; tuz, tütün, ipek, pul ve içki vergileri gibi temel devlet gelirlerine doğrudan el koymak için Düyun-u Umumiye kurumunu kurdu. Artık devlet içinde devlet vardı.
1883: Reji İdaresi ile tütün ve tarım sömürüsü doruğa ulaştı.
Tüm bu sürecin sonucunda, Avrupalılara verilen ticari ve hukuksal imtiyazlar Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihten silinmesine sebep oluyordu.
Türkiye tarihini iktisadi gelişmelerden ayrı tutarak okuyamazsınız. İktisadi egemenlik yoksa ulusal egemenlik de olmaz çünkü. Geriye kalan sadece sömürge düzenidir…
Cumhuriyet yalnızca askeri bir zafer değildir. Cumhuriyet ile Düyun-u Umumiye ve Reji İdaresi tasfiye edilmiş, kapitülasyonlar kaldırılmış, Türkiye mali bağımsızlığını kazanmıştır.
Cumhuriyet için çekilen bunca acıları, ödenen onca bedelleri, fedakârlıkları bugün kaç kişi hatırlıyor?
Hatırlamak için önce unutmak gerekir! Hatırlasaydık, tarih olarak hâlâ sarayların saltanatını konuşuyor, hatta özeniyor olur muyduk?
Oysa gerçeklerle yüzleşmek zorundayız! Bugün milli gelirin paylaşımı son derece adaletsizdir. Nüfusun en zengin yüzde 20’si ülkedeki toplam gelirin yarısını alırken, en yoksul yüzde 20’si sadece yüzde 6 civarında bir pay alabilmektedir.
Eğer bugün siyasi ve ekonomik krizlerden çıkış arıyorsak; bu tarihsel gerçeklikle yüzleşmek, üretimi, liyakati, aklı ve teknolojik bağımsızlığı yeniden baş tacı etmek zorundayız.
103. yaşını kutladığımız Cumhuriyet bizler için yalnızca bir yönetim biçimi değil; bağımsızlığımızın, özgürlüğün, çağdaşlaşmanın ve aydınlık bir geleceğe duyulan inancın simgesidir.
Atatürk'ün bizlere bıraktığı bu büyük mirası korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak ortak sorumluluğumuzdur…
Cumhuriyet geçmişin hatırası değil, geleceğin programıdır. Cumhuriyet yalnızca tarihsel bir başarı değil, yeni yüzyılın sorunlarına çözüm üretecek bir kuruluş anlayışıdır.
Bunları bileceğiz, Cumhuriyetimize sahip çıkacağız…
Yaşasın demokratik, laik, sosyal hukuk devleti…
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti…
Ne mutlu Türk'üm diyene!
29.10.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…