Tunç Erlaçin
Köşe Yazarı
Tunç Erlaçin
 

VE DOĞA FATURAYI KESTİ!

İnsan doğaya savaş açtı. Doğa henüz basın açıklaması yapmadı ama icra memurlarını göndermeye başladı! İnsanoğlu kendisini öyle bir şey zannetti ki dağları deldi, ormanları kesti, dereleri betonladı, denizleri çöplüğe çevirdi. Sonra da aynaya bakıp, “İnsanlık ne kadar ilerledi!” dedi. İlerledi tabii… Eskiden dere kenarında balık tutuyorduk, şimdi dere yatağındaki evimizi sel basmasın diye dua ediyoruz. Eskiden ağaç gölgesinde serinliyorduk, şimdi ağacı kesip yerine AVM yapıyor, içeride klima altında doğanın ne kadar güzel olduğunu anlatan kahve içiyoruz. Üstelik kahvenin fiyatı da doğayı korumaktan pahalı!   Doğayı öyle bir kullandık ki sanki tapusu bizim üzerimize, kullanım hakkı sınırsız, aidatı da gelecek kuşaklara ait. Fakat hesapta unuttuğumuz küçük bir ayrıntı var: Doğa, bizim kalkınma planlarımızı okumuyor! Dere yataklarına apartman diktik. Suyun geçeceği yerlere otopark yaptık. Yağmur suyunun toprağa ulaşabileceği her yeri betonla kapladık. Sonra yağmur yağınca şaşırdık. Meteoroloji uyardı: Şiddetli yağış bekleniyor. Vatandaş: “Eyvah, evimi su basacak!” Müteahhit: “İnşallah bodrum katı etkilemez.” Belediye: “Ekiplerimiz sahada.” Su: “Ben geldim, herkes kenara çekilsin!” Ve birkaç saat sonra koca şehir bildiğin Venedik olmuş. Gondol yok ama belediye otobüsü var. Turistik kanal yok ama alt geçitte yüzme imkânı mevcut. Vatandaş işe gitmek için ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvıyor. Mühendis, mimar ve şehir plancısı yıllardır anlatıyor: “Dere yataklarını koruyun!” Ama biz derenin yatağını alıp üzerine bina yaptığımız yetmiyormuş gibi imar barışı denen ucubeden yararlanıp katlarımızı yükselttik. Sonra da suya, “Kardeşim, burası artık konut alanı, başka yerden git!” diye ihtar çekiyoruz. Su da tapuya bakmıyor, imar affını tanımıyor, belediye meclisi kararını okumuyor. Doğanın tek bir kötü huyu var: Seçim dönemlerinde bile oy kullanmıyor ama sonuçları herkese gösteriyor! Bir ağacı yetiştirmek yıllar sürüyor. Kesmek birkaç dakika. Sonra yerine beton döküyoruz. Ardından sıcaklıklar yükseliyor. Klimayı açıyoruz. Elektrik faturası geliyor, tansiyon yükseliyor. Bir klima daha açıyoruz. Sonunda insanlık, kendi kestiği ağacın gölgesini elektrik faturasıyla satın almaya çalışıyor. Eskiden bedava gölgemiz vardı. Şimdi serinlemek için maaşın yarısını elektrik şirketine bırakıyoruz. Buna da gelişmişlik diyoruz! Orman yanıyor, biz üzülüyoruz. Fidan dikiyoruz, fotoğraf çekiyoruz, sosyal medyada paylaşıyoruz. Fotoğrafın altına da yazıyoruz: “Gelecek nesillere daha yeşil bir dünya bırakacağız.” Ertesi gün aynı bölgede yeni bir yol, maden sahası veya inşaat projesi tartışılıyor. Doğa da herhalde kendi kendine düşünüyor: “Bunlar beni kurtarmaya mı çalışıyor, yoksa önce öldürüp sonra cenazemde hatıra fotoğrafı mı çektiriyor?”   Bilim insanları yıllardır uyarıyor: Dünya ısınıyor! Biz: “Bu yaz da çok sıcak oldu!” Su kaynakları azalıyor! Biz: “Barajlarda doluluk oranı ne durumda?” Kuraklık büyüyor! Biz: “Çiftçinin ürünü neden para etmiyor?” Denizler kirleniyor! Biz: “Balıklar neden küçüldü?” Bütün belirtiler ortada. Ama biz hâlâ hastalığın adını koymak yerine termometreyi suçluyoruz. İnsanlığın çevre politikası bazen şu özete sığıyor: Yangını çıkar, itfaiyeyi eleştir, dumanı görünce de hava kirliliğinden şikâyet et! Deprem olmadan binanın sağlamlığını sorgulamıyoruz. Sel olmadan dere yatağını hatırlamıyoruz. Su kesilmeden tasarrufu düşünmüyoruz. Bizde önlem, felaketten önce alınan tedbir değil; felaketten sonra düzenlenen toplantıların gündem maddesi! İnsanoğlu, doğanın bütün uyarılarını görmezden geliyor. Yağmur yağıyor, sel oluyor. Sıcaklık artıyor, yangın çıkıyor. Yağmur yağmıyor, kuraklık oluyor. Buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor. Her olayın ardından aynı cümle: “Bu kadarını beklemiyorduk!” Neyi bekliyordunuz? Dere yatağına otuz katlı bina dikince suyun kapıyı çalıp randevu almasını mı? Ormanı kesince ağacın sosyal medyadan itiraz etmesini mi? Doğanın ikinci noterden ihtarname göndermesini mi? Denize plastik atınca balıkların tüketici hakem heyetine başvurmasını mı?   Ancaaaakkk. Doğa kin tutmaz, plan yapmaz, intikam listesi hazırlamaz. Sadece kendi kurallarıyla işler. Biz bu kuralları hiçe sayınca sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Üstelik faturayı da herkes eşit ödemiyor. Doğayı kirletenin kazancı büyük olabilir ama selde evini kaybeden, kuraklıkta ürünü yanan, sıcakta çalışmak zorunda kalan emekçinin kaybı çok daha ağır oluyor. Birileri doğayı rant tablosundaki rakam olarak görüyor. Birileri o doğanın içinde yaşamaya, çocuklarını büyütmeye, geçimini sağlamaya çalışıyor. İşte tam da bu nedenle doğayı korumak yalnızca ağaç sevgisi değildir. Aynı zamanda kamu yararını, emeği, bilimi ve toplumsal adaleti savunmaktır. Çünkü doğa, zenginle yoksul arasında ayrım yapmadan hava üretir ama o havayı kirletenlerle temiz havaya erişmek için para ödeyenler aynı insanlar değildir.   Biz doğaya hükmettiğimizi sanıyoruz. Oysa yaptığımız şey, üzerinde yaşadığımız evin duvarlarını yıkıp tuğlalarını satmak. Sonra ev soğuyunca doğalgaz faturası neden yüksek diye şikâyet ediyoruz. Ormanı kesiyoruz, gölge arıyoruz. Suyu kirletiyoruz, temiz su satın alıyoruz. Toprağı zehirliyoruz, organik ürünlere servet ödüyoruz. Havayı kirletiyoruz, hava temizleme cihazı alıyoruz. Bir gün gelecek, doğanın bize bedava sunduğu şeyleri satın alabilmek için bütün ömrümüzü çalışacağız. İnsanlığın en büyük ekonomik başarısı ise: Bedava olan doğayı mahvedip, yerine koyamadığı şeyleri parayla satın almaya çalışmak! Oysa çözüm çok basit: Ormanları korumak, dereleri özgür bırakmak, kentleri bilimsel ilkelerle planlamak, suyu ve toprağı rantın değil toplumun ortak değeri olarak görmek. Mühendisliğin, bilimin ve teknolojinin amacı da doğayı yenmek değil, insanın doğayla uyum içinde yaşamasını sağlamaktır. Ama biz böyle devam edersek doğa bir gün son sözünü söyleyecek. Belki de şöyle: “Sayın insanlık! Uzun yıllardır kiracım olarak oturduğunuz dünyayı hor kullandığınız, duvarlarını kırdığınız, çatısını deldiğiniz, su tesisatını bozduğunuz ve bahçeyi otoparka çevirdiğiniz tespit edilmiştir. Kira sözleşmeniz feshedilmiştir.” İnsanlık itiraz edecek: “Peki, başka gezegene taşınabilir miyiz?” Doğa cevap verecek: “Orayı da mahvetmek için mi?” Ve şurası kesin ki, doğanın insana ihtiyacı olmayabilir; ama insanın doğaya ihtiyacı olduğu kesin. Doğa olmadan insan yaşayamaz. İnsan olmadan doğa ise belki bir süre sonra yaralarını sarar, yeniden yeşerir, yeniden canlanır. Yani bu savaşın kazananı belli. Doğa maçı uzatmalara bırakıyor, İnsanlık ise kendi kalesine gol atmaktan yorulmuyor!  
Ekleme Tarihi: 16 Ekim 2026 -Cuma
Tunç Erlaçin

VE DOĞA FATURAYI KESTİ!

İnsan doğaya savaş açtı. Doğa henüz basın açıklaması yapmadı ama icra memurlarını göndermeye başladı!

İnsanoğlu kendisini öyle bir şey zannetti ki dağları deldi, ormanları kesti, dereleri betonladı, denizleri çöplüğe çevirdi. Sonra da aynaya bakıp, “İnsanlık ne kadar ilerledi!” dedi.

İlerledi tabii… Eskiden dere kenarında balık tutuyorduk, şimdi dere yatağındaki evimizi sel basmasın diye dua ediyoruz. Eskiden ağaç gölgesinde serinliyorduk, şimdi ağacı kesip yerine AVM yapıyor, içeride klima altında doğanın ne kadar güzel olduğunu anlatan kahve içiyoruz.

Üstelik kahvenin fiyatı da doğayı korumaktan pahalı!

 

Doğayı öyle bir kullandık ki sanki tapusu bizim üzerimize, kullanım hakkı sınırsız, aidatı da gelecek kuşaklara ait.

Fakat hesapta unuttuğumuz küçük bir ayrıntı var: Doğa, bizim kalkınma planlarımızı okumuyor!

Dere yataklarına apartman diktik. Suyun geçeceği yerlere otopark yaptık. Yağmur suyunun toprağa ulaşabileceği her yeri betonla kapladık.

Sonra yağmur yağınca şaşırdık.

Meteoroloji uyardı: Şiddetli yağış bekleniyor.

Vatandaş: “Eyvah, evimi su basacak!”

Müteahhit: “İnşallah bodrum katı etkilemez.”

Belediye: “Ekiplerimiz sahada.”

Su: “Ben geldim, herkes kenara çekilsin!”

Ve birkaç saat sonra koca şehir bildiğin Venedik olmuş. Gondol yok ama belediye otobüsü var. Turistik kanal yok ama alt geçitte yüzme imkânı mevcut.

Vatandaş işe gitmek için ayakkabılarını çıkarıp paçalarını sıvıyor. Mühendis, mimar ve şehir plancısı yıllardır anlatıyor: “Dere yataklarını koruyun!”

Ama biz derenin yatağını alıp üzerine bina yaptığımız yetmiyormuş gibi imar barışı denen ucubeden yararlanıp katlarımızı yükselttik. Sonra da suya, “Kardeşim, burası artık konut alanı, başka yerden git!” diye ihtar çekiyoruz.

Su da tapuya bakmıyor, imar affını tanımıyor, belediye meclisi kararını okumuyor.

Doğanın tek bir kötü huyu var: Seçim dönemlerinde bile oy kullanmıyor ama sonuçları herkese gösteriyor!

Bir ağacı yetiştirmek yıllar sürüyor. Kesmek birkaç dakika. Sonra yerine beton döküyoruz.

Ardından sıcaklıklar yükseliyor. Klimayı açıyoruz. Elektrik faturası geliyor, tansiyon yükseliyor. Bir klima daha açıyoruz.

Sonunda insanlık, kendi kestiği ağacın gölgesini elektrik faturasıyla satın almaya çalışıyor.

Eskiden bedava gölgemiz vardı. Şimdi serinlemek için maaşın yarısını elektrik şirketine bırakıyoruz.

Buna da gelişmişlik diyoruz!

Orman yanıyor, biz üzülüyoruz. Fidan dikiyoruz, fotoğraf çekiyoruz, sosyal medyada paylaşıyoruz. Fotoğrafın altına da yazıyoruz:

“Gelecek nesillere daha yeşil bir dünya bırakacağız.”

Ertesi gün aynı bölgede yeni bir yol, maden sahası veya inşaat projesi tartışılıyor.

Doğa da herhalde kendi kendine düşünüyor:

“Bunlar beni kurtarmaya mı çalışıyor, yoksa önce öldürüp sonra cenazemde hatıra fotoğrafı mı çektiriyor?”

 

Bilim insanları yıllardır uyarıyor:

Dünya ısınıyor!

Biz: “Bu yaz da çok sıcak oldu!”

Su kaynakları azalıyor!

Biz: “Barajlarda doluluk oranı ne durumda?”

Kuraklık büyüyor!

Biz: “Çiftçinin ürünü neden para etmiyor?”

Denizler kirleniyor!

Biz: “Balıklar neden küçüldü?”

Bütün belirtiler ortada. Ama biz hâlâ hastalığın adını koymak yerine termometreyi suçluyoruz.

İnsanlığın çevre politikası bazen şu özete sığıyor:

Yangını çıkar, itfaiyeyi eleştir, dumanı görünce de hava kirliliğinden şikâyet et!

Deprem olmadan binanın sağlamlığını sorgulamıyoruz. Sel olmadan dere yatağını hatırlamıyoruz. Su kesilmeden tasarrufu düşünmüyoruz.

Bizde önlem, felaketten önce alınan tedbir değil; felaketten sonra düzenlenen toplantıların gündem maddesi!

İnsanoğlu, doğanın bütün uyarılarını görmezden geliyor.

Yağmur yağıyor, sel oluyor.

Sıcaklık artıyor, yangın çıkıyor.

Yağmur yağmıyor, kuraklık oluyor.

Buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor.

Her olayın ardından aynı cümle:

“Bu kadarını beklemiyorduk!”

Neyi bekliyordunuz?

Dere yatağına otuz katlı bina dikince suyun kapıyı çalıp randevu almasını mı?

Ormanı kesince ağacın sosyal medyadan itiraz etmesini mi?

Doğanın ikinci noterden ihtarname göndermesini mi?

Denize plastik atınca balıkların tüketici hakem heyetine başvurmasını mı?

 

Ancaaaakkk. Doğa kin tutmaz, plan yapmaz, intikam listesi hazırlamaz. Sadece kendi kurallarıyla işler.

Biz bu kuralları hiçe sayınca sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.

Üstelik faturayı da herkes eşit ödemiyor. Doğayı kirletenin kazancı büyük olabilir ama selde evini kaybeden, kuraklıkta ürünü yanan, sıcakta çalışmak zorunda kalan emekçinin kaybı çok daha ağır oluyor.

Birileri doğayı rant tablosundaki rakam olarak görüyor. Birileri o doğanın içinde yaşamaya, çocuklarını büyütmeye, geçimini sağlamaya çalışıyor.

İşte tam da bu nedenle doğayı korumak yalnızca ağaç sevgisi değildir. Aynı zamanda kamu yararını, emeği, bilimi ve toplumsal adaleti savunmaktır.

Çünkü doğa, zenginle yoksul arasında ayrım yapmadan hava üretir ama o havayı kirletenlerle temiz havaya erişmek için para ödeyenler aynı insanlar değildir.

 

Biz doğaya hükmettiğimizi sanıyoruz. Oysa yaptığımız şey, üzerinde yaşadığımız evin duvarlarını yıkıp tuğlalarını satmak.

Sonra ev soğuyunca doğalgaz faturası neden yüksek diye şikâyet ediyoruz.

Ormanı kesiyoruz, gölge arıyoruz.

Suyu kirletiyoruz, temiz su satın alıyoruz.

Toprağı zehirliyoruz, organik ürünlere servet ödüyoruz.

Havayı kirletiyoruz, hava temizleme cihazı alıyoruz.

Bir gün gelecek, doğanın bize bedava sunduğu şeyleri satın alabilmek için bütün ömrümüzü çalışacağız.

İnsanlığın en büyük ekonomik başarısı ise: Bedava olan doğayı mahvedip, yerine koyamadığı şeyleri parayla satın almaya çalışmak!

Oysa çözüm çok basit: Ormanları korumak, dereleri özgür bırakmak, kentleri bilimsel ilkelerle planlamak, suyu ve toprağı rantın değil toplumun ortak değeri olarak görmek.

Mühendisliğin, bilimin ve teknolojinin amacı da doğayı yenmek değil, insanın doğayla uyum içinde yaşamasını sağlamaktır.

Ama biz böyle devam edersek doğa bir gün son sözünü söyleyecek.

Belki de şöyle:

“Sayın insanlık! Uzun yıllardır kiracım olarak oturduğunuz dünyayı hor kullandığınız, duvarlarını kırdığınız, çatısını deldiğiniz, su tesisatını bozduğunuz ve bahçeyi otoparka çevirdiğiniz tespit edilmiştir. Kira sözleşmeniz feshedilmiştir.”

İnsanlık itiraz edecek:

“Peki, başka gezegene taşınabilir miyiz?”

Doğa cevap verecek:

“Orayı da mahvetmek için mi?”

Ve şurası kesin ki, doğanın insana ihtiyacı olmayabilir; ama insanın doğaya ihtiyacı olduğu kesin.

Doğa olmadan insan yaşayamaz. İnsan olmadan doğa ise belki bir süre sonra yaralarını sarar, yeniden yeşerir, yeniden canlanır.

Yani bu savaşın kazananı belli.

Doğa maçı uzatmalara bırakıyor,

İnsanlık ise kendi kalesine gol atmaktan yorulmuyor!

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.