Tunç Erlaçin
Köşe Yazarı
Tunç Erlaçin
 

KUKLALAR VE KUKLACILAR

Öyle garip zamanlar yaşıyoruz ki… Eskiden kuklalar utançtan iplerini saklamaya çalışırlardı. Şimdi ise ipleri omuzlarında apolet gibi taşıyorlar. Hatta utanmak bir yana, iplerini görünce gururlanıyor, bir de dönüp başkalarına özgürlük dersi vermeye kalkıyorlar. Kuklalar değişmedi aslında; değişen, utanma eşikleri oldu. Eskiden insanlar, bir makama gelmeden önce "Acaba hak ediyor muyum?" diye düşünürlerdi. Şimdi ise birilerinden aldıkları cesaretle seslerini yükseltiyor ve bunu karakter zannediyorlar. Oysa ki yüksek ses, haklılığın değil; çoğu zaman cehaletin eseridir. Düne kadar iki cümleyi yan yana getiremeyenler bugün hala getiremedikleri halde kürsülerden ahkâm kesiyorlar. Fikir üretmiyor; ezber okuyorlar. Düşünmüyorlar; yönlendiriliyorlar. Ama kendilerini öyle vazgeçilmez sanıyorlar ki, ipleri kesilse dünyanın duracağını zannediyorlar. Oysa ki gerçek çok daha basit... Kuklaların değeri, kendi varlıklarından değil; onları oynatan ellerin işlerine yaradığı sürece vardır. Bugün alkışlanan kuklalar, yarın depoya kaldırılan eski bir dekor parçasından fazlası değillerdir. Ancak ne var ki bunu en son anlayan yine kuklaların kendileridir.   En acıklısı da güç sarhoşluklarıdır. Çünkü ödünç alınan güç, insanı en çabuk aldatan güçtür. Kuklalar, omurgaları olmadığı hâlde dik durduklarını sanırlar. Oysa onları dimdik gösteren şey karakterleri değil, gerilen ipleridir. İpleri gevşediği an omuzları düşer. İpleri koptuğu an sesleri kesilir. İpleri çekilmediği gün ise kimse yüzlerine bile bakmaz. Ama tüm bunlara rağmen en önde yürüyen yine onlardır. En yüksek sesle konuşan yine onlardır. En çok parmak sallayan yine onlardır. Çünkü kuklalar, kendilerini değil; kendilerine verilen rolü yaşamaktadır.   Kuklacı ise başka bir sanatın ustasıdır. O görünmez olmayı sever. Perdenin arkasında durur. Çünkü bilir ki ışık üzerine döndüğü gün, sihir bozulacaktır. Bu yüzden öne hep başkasını sürer. Övgü de ona gitsin… Tepki de ona gelsin… Alkış da… Yuhalama da… Kuklalar ise bunun fedakârlık olduğunu değil, terfi olduğunu zannederler. Daha düne kadar kapısında saatlerce beklediği insanlara bugün yukarıdan bakarlar. Selam vermeye çekindiği kişilere bugün akıl dağıtırlar. Hayatında tek bir eser bırakmamış kuklalar, yıllarını emeğe vermiş insanlara liyakat anlatırlar.   İşin en komik tarafı ise kuklaların herkesi kendileri gibi sanmasıdır. Çünkü kendileri iplerle hareket ettikleri için herkesin de bir yerlerden çekildiğine inanırlar. Onlara göre dik duran herkesin görünmeyen bir ipi vardır. Bağımsız irade diye bir şey olabileceğini akılları almaz. Çünkü hiç tatmadıkları bir duyguyu tarif edemez, Hiç sahip olmadıkları bir değeri anlayamazlar.       Ancak bazı insanlar vardır ki… Kimsenin önünde eğilmez. Menfaat için yön değiştirmez. Rüzgâr hangi taraftan eserse essin, omurgasını pusula gibi kullanır. Kuklalar bunu görünce şaşırır. Çünkü onların dünyalarında omurga diye bir mekanizma yoktur. ‘’İpler varken omurgaya ne gerek var ki?’’ diye düşünürler.   Bunların bir başka ortak özelliği de hafızalarının zayıf olmasıdır. Dün söylediklerini bugün inkâr ederler. Bugün alkışladıklarını yarın suçlarlar. Dün yerden yere vurduklarını ertesi gün göklere çıkarırlar. Çünkü fikirleri yoktur… Sadece güncellenen talimatları vardır. Talimatlar değişince söylemleri de değişir.   Bir de alkış meselesi vardır ki… Sanki insanlar onları alkışlıyormuş gibi alkışı kendilerine ait sanırlar. Oysa alkışlanan çoğu zaman kuklalar değil, oyunu kurgulayan kuklacıdır. Perde kapanınca alkış da biter. Salon boşalınca kahramanlık da biter. Işık sönünce gösteri de biter. Geriye sadece sessizlik kalır. Ve o sessizlik, yıllarca duydukları alkışlardan çok daha yüksek konuşur.       Tarih bunun örnekleriyle doludur. Dün vazgeçilmez görülen nice isim, bugün kimsenin hatırlamadığı dipnotlara dönüşmüştür. Çünkü insanlar sandıkları kadar unutulmaz değildir. Hele ki başkasının gölgesinde büyüyenler…   Hayatın değişmeyen bir kuralı ise: Kuklacı hiçbir kuklaya âşık olmaz. İşi biten kuklanın ipini çözer. Tozunu bile almadan bir köşeye bırakır. Sonra yenisini bulur, sonra bir yenisini, sonra bir yenisini.  Çünkü kuklalar değişir… Ama kuklacının yöntemi hiçbir zaman değişmez. Kendi yerine yenisi bulunamayacak kadar değerli ve vazgeçilmez olduğunu düşünen her kukla, günün birinde aynı rafta unutulmuş eskilerle tanışır. Ve o gün geldiğinde anlar ki yıllarca başkalarına salladığı parmak, aslında kendi iplerine dolanmıştır. Hayat ise hiç bağırmadan, hiç öfkelenmeden, sadece şunu söyler: İradesi olmayanın cesareti ödünçtür. Ödünç cesaret, ip çekildiği sürece vardır. İp koptuğundaysa ne gösteriş kalır ne de gürültü… Ortada kalan sadece bir zamanlar oynatılmış, sonra da sessizce rafa kaldırılmış eski bir kukladır.  
Ekleme Tarihi: 09 Temmuz 2026 -Perşembe
Tunç Erlaçin

KUKLALAR VE KUKLACILAR

Öyle garip zamanlar yaşıyoruz ki…

Eskiden kuklalar utançtan iplerini saklamaya çalışırlardı. Şimdi ise ipleri omuzlarında apolet gibi taşıyorlar. Hatta utanmak bir yana, iplerini görünce gururlanıyor, bir de dönüp başkalarına özgürlük dersi vermeye kalkıyorlar.

Kuklalar değişmedi aslında; değişen, utanma eşikleri oldu.

Eskiden insanlar, bir makama gelmeden önce "Acaba hak ediyor muyum?" diye düşünürlerdi. Şimdi ise birilerinden aldıkları cesaretle seslerini yükseltiyor ve bunu karakter zannediyorlar. Oysa ki yüksek ses, haklılığın değil; çoğu zaman cehaletin eseridir.

Düne kadar iki cümleyi yan yana getiremeyenler bugün hala getiremedikleri halde kürsülerden ahkâm kesiyorlar. Fikir üretmiyor; ezber okuyorlar. Düşünmüyorlar; yönlendiriliyorlar. Ama kendilerini öyle vazgeçilmez sanıyorlar ki, ipleri kesilse dünyanın duracağını zannediyorlar.

Oysa ki gerçek çok daha basit...

Kuklaların değeri, kendi varlıklarından değil; onları oynatan ellerin işlerine yaradığı sürece vardır.

Bugün alkışlanan kuklalar, yarın depoya kaldırılan eski bir dekor parçasından fazlası değillerdir.

Ancak ne var ki bunu en son anlayan yine kuklaların kendileridir.

 

En acıklısı da güç sarhoşluklarıdır. Çünkü ödünç alınan güç, insanı en çabuk aldatan güçtür. Kuklalar, omurgaları olmadığı hâlde dik durduklarını sanırlar. Oysa onları dimdik gösteren şey karakterleri değil, gerilen ipleridir.

İpleri gevşediği an omuzları düşer.

İpleri koptuğu an sesleri kesilir.

İpleri çekilmediği gün ise kimse yüzlerine bile bakmaz.

Ama tüm bunlara rağmen en önde yürüyen yine onlardır.

En yüksek sesle konuşan yine onlardır.

En çok parmak sallayan yine onlardır.

Çünkü kuklalar, kendilerini değil; kendilerine verilen rolü yaşamaktadır.

 

Kuklacı ise başka bir sanatın ustasıdır.

O görünmez olmayı sever.

Perdenin arkasında durur.

Çünkü bilir ki ışık üzerine döndüğü gün, sihir bozulacaktır.

Bu yüzden öne hep başkasını sürer.

Övgü de ona gitsin…

Tepki de ona gelsin…

Alkış da…

Yuhalama da…

Kuklalar ise bunun fedakârlık olduğunu değil, terfi olduğunu zannederler.

Daha düne kadar kapısında saatlerce beklediği insanlara bugün yukarıdan bakarlar.

Selam vermeye çekindiği kişilere bugün akıl dağıtırlar.

Hayatında tek bir eser bırakmamış kuklalar, yıllarını emeğe vermiş insanlara liyakat anlatırlar.

 

İşin en komik tarafı ise kuklaların herkesi kendileri gibi sanmasıdır.

Çünkü kendileri iplerle hareket ettikleri için herkesin de bir yerlerden çekildiğine inanırlar.

Onlara göre dik duran herkesin görünmeyen bir ipi vardır.

Bağımsız irade diye bir şey olabileceğini akılları almaz.

Çünkü hiç tatmadıkları bir duyguyu tarif edemez,

Hiç sahip olmadıkları bir değeri anlayamazlar.

 

 

 

Ancak bazı insanlar vardır ki…

Kimsenin önünde eğilmez.

Menfaat için yön değiştirmez.

Rüzgâr hangi taraftan eserse essin, omurgasını pusula gibi kullanır.

Kuklalar bunu görünce şaşırır.

Çünkü onların dünyalarında omurga diye bir mekanizma yoktur.

‘’İpler varken omurgaya ne gerek var ki?’’ diye düşünürler.

 

Bunların bir başka ortak özelliği de hafızalarının zayıf olmasıdır.

Dün söylediklerini bugün inkâr ederler.

Bugün alkışladıklarını yarın suçlarlar.

Dün yerden yere vurduklarını ertesi gün göklere çıkarırlar.

Çünkü fikirleri yoktur…

Sadece güncellenen talimatları vardır.

Talimatlar değişince söylemleri de değişir.

 

Bir de alkış meselesi vardır ki…

Sanki insanlar onları alkışlıyormuş gibi alkışı kendilerine ait sanırlar.

Oysa alkışlanan çoğu zaman kuklalar değil, oyunu kurgulayan kuklacıdır.

Perde kapanınca alkış da biter.

Salon boşalınca kahramanlık da biter.

Işık sönünce gösteri de biter.

Geriye sadece sessizlik kalır.

Ve o sessizlik, yıllarca duydukları alkışlardan çok daha yüksek konuşur.

 

 

 

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Dün vazgeçilmez görülen nice isim, bugün kimsenin hatırlamadığı dipnotlara dönüşmüştür.

Çünkü insanlar sandıkları kadar unutulmaz değildir.

Hele ki başkasının gölgesinde büyüyenler…

 

Hayatın değişmeyen bir kuralı ise:

Kuklacı hiçbir kuklaya âşık olmaz.

İşi biten kuklanın ipini çözer.

Tozunu bile almadan bir köşeye bırakır.

Sonra yenisini bulur, sonra bir yenisini, sonra bir yenisini. 

Çünkü kuklalar değişir…

Ama kuklacının yöntemi hiçbir zaman değişmez.

Kendi yerine yenisi bulunamayacak kadar değerli ve vazgeçilmez olduğunu düşünen her kukla, günün birinde aynı rafta unutulmuş eskilerle tanışır.

Ve o gün geldiğinde anlar ki yıllarca başkalarına salladığı parmak, aslında kendi iplerine dolanmıştır.

Hayat ise hiç bağırmadan, hiç öfkelenmeden, sadece şunu söyler:

İradesi olmayanın cesareti ödünçtür. Ödünç cesaret, ip çekildiği sürece vardır. İp koptuğundaysa ne gösteriş kalır ne de gürültü… Ortada kalan sadece bir zamanlar oynatılmış, sonra da sessizce rafa kaldırılmış eski bir kukladır.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.