Tunç Erlaçin
Köşe Yazarı
Tunç Erlaçin
 

Bir Hasretin Adı: Nâzım Hikmet

3 Haziran... Bugün sadece büyük bir şairin ölüm yıldönümü değil. Bugün, ömrü boyunca memleketine dönemeyen bir adamın hasretinin yıldönümü... Bazı insanlar ölür. Arkalarında birkaç fotoğraf, birkaç anı bırakırlar. Sonra zaman geçer. Acı yavaş yavaş azalır. Ama bazı insanlar vardır ki öldükten sonra eksiklikleri büyür. İşte Nâzım da onlardan biridir. Çünkü Nâzım'ın hikâyesi bir şairin hikâyesinden çok, kavuşamamış bir insanın hikâyesidir. Düşünün... Bir insanın en çok sevdiği şey memleketi olsun. Ve o insan ömrünün son yıllarını memleketinden binlerce kilometre uzakta geçirmek zorunda kalsın. Her sabah gözlerini başka bir ülkede açsın. Her gece başka bir ülkenin gökyüzüne baksın. Ama rüyalarında hep İstanbul'u görsün... Çocukluğunun geçtiği sokakları... Boğaz'ın sularını... Vapur düdüklerini... Martı seslerini... Bir insanın özlediği şeyler bu kadar basit olabilir mi? Olur. Çünkü insan bazen bir şehri değil, o şehirde bıraktığı hayatı özler. Nâzım da biraz bunu özledi. Bir sokağın köşesini... Bir kahvenin önünü... Bir dostun sesini... Bir annenin sıcaklığını... Bir evin kapısını... Belki de geri dönse kimsenin fark etmeyeceği küçük ayrıntıları... Ama insanı insan yapan da zaten o küçük ayrıntılardır. Yıllar geçti. Takvimler değişti. Saçları beyazladı. Yüzü yaşlandı. Ama memleket hasreti hiç yaşlanmadı. Her gün biraz daha büyüdü. Her gün biraz daha canını yaktı. Çünkü bazı yaralar kapanmaz. Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir. Bir de oğluna duyduğu özlem vardı... İşte insanın yüreğini en çok orası yakıyor. Bir baba düşünün... Oğlunun ilk adımlarını görememiş. İlk okul gününü görememiş. Düştüğünde elinden tutamamış. Hastalandığında başını okşayamamış. Bir fotoğraf karesine bakarak baba olmaya çalışmış. Bir mektuba sarılarak evlat hasreti çekmiş. Yıllar geçmiş... Oğlu büyümüş... Ama aralarındaki mesafeyi hiçbir takvim kapatamamış. Bazı ayrılıklar kilometrelerle ölçülmez. Bazı ayrılıklar kalbin içinde yaşar. Nâzım bunu çok iyi biliyordu. Sevdiği kadınlara da tam kavuşamadı. Sevdiği dostlara da. Sevdiği memlekete de. Sanki hayat ona hep aynı şeyi yaptı. Tam uzanacakken çekip aldı. Tam sarılacakken uzaklaştırdı. Tam kavuşacakken ayırdı. Belki de bu yüzden şiirleri hâlâ insanın içini acıtıyor. Çünkü o şiirlerde yalnızca kelimeler yok. Orada yarım kalmış hayatlar var. Orada gidilemeyen yollar var. Orada açılmayan kapılar var. Orada son kez görülemeyen yüzler var. Ve sonra... 3 Haziran 1963 sabahı... Moskova'da bir apartmanın merdivenlerinde kalbi durdu. Dünyanın en ağır cümlelerinden biridir bu. Çünkü o kalp, son nefesine kadar memleket diye atmıştı. Belki o sabah uyandığında yine İstanbul'u düşünmüştü. Belki yine Boğaz'ı... Belki yine çocukluğunu... Belki yine dönmeyi... Ama ömür bazen insana son bir yolculuk bile vermez. Bir insan düşünün... Hayatı boyunca "memleketim" desin. Ve gözlerini memleketinden binlerce kilometre uzakta kapatsın. İnsan bunu düşündükçe boğazında bir düğüm oluşuyor. Çünkü bazı ölümler yalnızca ölüm değildir. Bazı ölümler, gerçekleşemeyen bir kavuşmanın son cümlesidir. Nâzım öldüğünde ardında şiirler bıraktı. Kitaplar bıraktı. Mektuplar bıraktı. Ama en çok da hasret bıraktı. Bugün mezarı hâlâ doğduğu topraklarda değil. Belki de en acısı budur. Çünkü insan annesinin ninnisini duyduğu toprağa dönmek ister. Çocukluğunun geçtiği sokaklara dönmek ister. Bir gün sessizce memleketine kavuşmak ister. Nâzım bunu yaşayamadı. Ve insan yıllar sonra bile buna üzülüyor. Çünkü bazı insanlar öldüklerinde sadece kendileri gitmez. Biraz umut götürürler. Biraz özlem götürürler. Biraz da insanın içinden bir parçayı... Bugün 3 Haziran. Mavi gözlü devin aramızdan ayrılışının yıldönümü. Ama ne zaman onun şiirlerini okusak, aslında aynı şeyi hissediyoruz: Bir adam vardı... Memleketini çok seviyordu. O kadar seviyordu ki ömrü boyunca ona hasret kaldı. Ve belki de insanın kalbini en çok acıtan şey budur: Nâzım memleketine doyamadı... Memleket de Nâzım'a...
Ekleme Tarihi: 03 Haziran 2026 -Çarşamba
Tunç Erlaçin

Bir Hasretin Adı: Nâzım Hikmet

3 Haziran...

Bugün sadece büyük bir şairin ölüm yıldönümü değil.

Bugün, ömrü boyunca memleketine dönemeyen bir adamın hasretinin yıldönümü...

Bazı insanlar ölür.

Arkalarında birkaç fotoğraf, birkaç anı bırakırlar.

Sonra zaman geçer.

Acı yavaş yavaş azalır.

Ama bazı insanlar vardır ki öldükten sonra eksiklikleri büyür.

İşte Nâzım da onlardan biridir.

Çünkü Nâzım'ın hikâyesi bir şairin hikâyesinden çok, kavuşamamış bir insanın hikâyesidir.

Düşünün...

Bir insanın en çok sevdiği şey memleketi olsun.

Ve o insan ömrünün son yıllarını memleketinden binlerce kilometre uzakta geçirmek zorunda kalsın.

Her sabah gözlerini başka bir ülkede açsın.

Her gece başka bir ülkenin gökyüzüne baksın.

Ama rüyalarında hep İstanbul'u görsün...

Çocukluğunun geçtiği sokakları...

Boğaz'ın sularını...

Vapur düdüklerini...

Martı seslerini...

Bir insanın özlediği şeyler bu kadar basit olabilir mi?

Olur.

Çünkü insan bazen bir şehri değil, o şehirde bıraktığı hayatı özler.

Nâzım da biraz bunu özledi.

Bir sokağın köşesini...

Bir kahvenin önünü...

Bir dostun sesini...

Bir annenin sıcaklığını...

Bir evin kapısını...

Belki de geri dönse kimsenin fark etmeyeceği küçük ayrıntıları...

Ama insanı insan yapan da zaten o küçük ayrıntılardır.

Yıllar geçti.

Takvimler değişti.

Saçları beyazladı.

Yüzü yaşlandı.

Ama memleket hasreti hiç yaşlanmadı.

Her gün biraz daha büyüdü.

Her gün biraz daha canını yaktı.

Çünkü bazı yaralar kapanmaz.

Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.

Bir de oğluna duyduğu özlem vardı...

İşte insanın yüreğini en çok orası yakıyor.

Bir baba düşünün...

Oğlunun ilk adımlarını görememiş.

İlk okul gününü görememiş.

Düştüğünde elinden tutamamış.

Hastalandığında başını okşayamamış.

Bir fotoğraf karesine bakarak baba olmaya çalışmış.

Bir mektuba sarılarak evlat hasreti çekmiş.

Yıllar geçmiş...

Oğlu büyümüş...

Ama aralarındaki mesafeyi hiçbir takvim kapatamamış.

Bazı ayrılıklar kilometrelerle ölçülmez.

Bazı ayrılıklar kalbin içinde yaşar.

Nâzım bunu çok iyi biliyordu.

Sevdiği kadınlara da tam kavuşamadı.

Sevdiği dostlara da.

Sevdiği memlekete de.

Sanki hayat ona hep aynı şeyi yaptı.

Tam uzanacakken çekip aldı.

Tam sarılacakken uzaklaştırdı.

Tam kavuşacakken ayırdı.

Belki de bu yüzden şiirleri hâlâ insanın içini acıtıyor.

Çünkü o şiirlerde yalnızca kelimeler yok.

Orada yarım kalmış hayatlar var.

Orada gidilemeyen yollar var.

Orada açılmayan kapılar var.

Orada son kez görülemeyen yüzler var.

Ve sonra...

3 Haziran 1963 sabahı...

Moskova'da bir apartmanın merdivenlerinde kalbi durdu.

Dünyanın en ağır cümlelerinden biridir bu.

Çünkü o kalp, son nefesine kadar memleket diye atmıştı.

Belki o sabah uyandığında yine İstanbul'u düşünmüştü.

Belki yine Boğaz'ı...

Belki yine çocukluğunu...

Belki yine dönmeyi...

Ama ömür bazen insana son bir yolculuk bile vermez.

Bir insan düşünün...

Hayatı boyunca "memleketim" desin.

Ve gözlerini memleketinden binlerce kilometre uzakta kapatsın.

İnsan bunu düşündükçe boğazında bir düğüm oluşuyor.

Çünkü bazı ölümler yalnızca ölüm değildir.

Bazı ölümler, gerçekleşemeyen bir kavuşmanın son cümlesidir.

Nâzım öldüğünde ardında şiirler bıraktı.

Kitaplar bıraktı.

Mektuplar bıraktı.

Ama en çok da hasret bıraktı.

Bugün mezarı hâlâ doğduğu topraklarda değil.

Belki de en acısı budur.

Çünkü insan annesinin ninnisini duyduğu toprağa dönmek ister.

Çocukluğunun geçtiği sokaklara dönmek ister.

Bir gün sessizce memleketine kavuşmak ister.

Nâzım bunu yaşayamadı.

Ve insan yıllar sonra bile buna üzülüyor.

Çünkü bazı insanlar öldüklerinde sadece kendileri gitmez.

Biraz umut götürürler.

Biraz özlem götürürler.

Biraz da insanın içinden bir parçayı...

Bugün 3 Haziran.

Mavi gözlü devin aramızdan ayrılışının yıldönümü.

Ama ne zaman onun şiirlerini okusak, aslında aynı şeyi hissediyoruz:

Bir adam vardı...

Memleketini çok seviyordu.

O kadar seviyordu ki ömrü boyunca ona hasret kaldı.

Ve belki de insanın kalbini en çok acıtan şey budur:

Nâzım memleketine doyamadı...

Memleket de Nâzım'a...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (4)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Süeyda Özsoy
(03.06.2026 10:08 - #2165)
Muhteşem güzel bir yorum , yüreğinize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Nuri
(03.06.2026 10:13 - #2166)
Güzel yazı.Tebrikler.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Kurti
(03.06.2026 11:05 - #2167)
Çok anlamlı ve içerik dolu.Tebrikler başkan
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Kadir ÖZDEMİR
(03.06.2026 14:35 - #2168)
Kalemine sağlık. Bu ülkede çok acılar, dramlar yaşanmış ve yaşanmaya devam ediyor. Sürgünde olan, memleket hasreti çeken tüm İnsanlar adına ve hukuksuz bir şekilde içeride tutulan siyasi tutsaklara özgürlük deyip bırakayım.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.