Bazen tarihin akışı, resmi binaların soğuk koridorlarında değil; halkın imkânsızlıklar içinde sıktığı o ilk yumrukta belirlenir.
1919’un karanlık günleri…
Hükümet merkezinin kuşatıldığı, orduların terhis edildiği, silahların elden alındığı ve koca bir imparatorluğun enkazı üzerinde haritaların yeniden çizilmeye çalışıldığı o meşum dönem… İstanbul’daki irade baskı altında; devletin çarkları kilitlenmiş, eli kolu bağlı.
İşte tam o günlerde tarih sahnesine süslü üniformalar ya da büyük diplomatik mektuplar değil, doğrudan milletin kendisi çıkıyordu.
Ege’nin dağlarında efeler, Güney’de Fransız işgaline direnen köylüler, Karadeniz’de takalarıyla mühimmat taşıyan kaptanlar, bebesini kundağıyla örtüp mermiyi ıslanmasın diye bağrına basan analar…
Adı sanı bilinmeyen, tarihin dipnotlarına sığmayacak kadar çok olan o adsız kahramanlar…
Atatürk’ün o veciz tespitiyle; merkezi otoritenin görevini yapamadığı yerde vatanı savunmak, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalmıştı. İşte bu refleksin, bu toplumsal vicdanın adı Kuvayı Millîye’ydi. O ilk kıvılcım; çaresizliğe karşı atılmış bir çığlık, teslimiyete karşı yakılmış ilk meşaleydi.
"Sakarya’dan Dumlupınar’a uzanan yol, o dağınık halk gücünün TBMM çatısı altında düzenli bir meclis ordusuna dönüşme hikâyesidir. Köylünün balta ve tüfekle başlattığı mücadelenin Kocatepe’de stratejiye, haritaya ve çelikten bir askerî akla evrilmesidir."
30 Ağustos, işte bu dönüşümün zafer mührüdür.
26 Ağustos sabahı Afyon ovalarında başlayan taarruz, sadece iki ordunun çarpışması değildi. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da düğümlenen süreç; bir milletin "tutsak yaşamaktansa yok olmayı" gözü aldığı o ilk Kuvayı Millîye iradesinin, tarihin gördüğü en görkemli zaferlerden biriyle taçlanmasıydı.
30 Ağustos olmasaydı ne Amasya’da atılan imzaların ne de Erzurum ve Sivas’ta haykırılan "Manda ve himaye kabul olunamaz" kararlarının sahada bir karşılığı kalırdı. 30 Ağustos; Sevr kâbusunu tarihin çöplüğüne gömen, bu toprakların tapusunu bir daha silinmemek üzere Türk milletine veren gündür. Halen inatla aksini iddia eden zihniyetin suratına, sayfaları tek tek okutturularak vurulması gereken bir destandır.
Bugün 30 Ağustos’a bakarken sadece geçmişteki bir askerî başarıyı anmıyoruz. Kuvayı Millîye’den Zafer Tepe’ye uzanan o ruhu, yani milletin kendi kaderini kendi eliyle çizme iradesini hatırlıyoruz.
Dağınık bir direnişten muzaffer bir ordu çıkaran, imkânsızlığı bir vatan destanına dönüştüren başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; toprağa düşmüş tüm adsız kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum. Zaferimiz kutlu, bağımsızlık ruhumuz daim olsun.
"Kuvayı Millîye" denir de Nâzım Hikmet’in "Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar..." dizesiyle simgeleşen adsız kahramanların destanı unutulur mu?
Nâzım Hikmet, Kuvayı Millîye Destanı’nın 8. Bap’ında "26 Ağustos Gecesi Saatler" başlığı altında o anı şöyle anlatır:
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: "Üç," dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.
30.08.2026
Sevgi ve sağlıcakla kalın dostlar…