Sevgili takipçilerim, okuyucularım 2025 yılı ocak ayında sizlerle bu köşemde ilk kez buluştum, O ilkyazımı yazarken hissettiğim karmaşık duyguları, yaşadıklarımı anlatmak gerçekten çok zor. İlkyazım “Yazmasam Olmazdı” konulu yazıydı.
O günden bugüne geldik. Koca bir yıl geçti. Acısıyla, tatlısıyla...
Bir yazı yazmaya karar verdiğim andan itibaren; yazının başlığı, başlığa uygun yazının içeriği, giriş, gelişme, sonuç bölümleri ilk anda kafamda ya tam şekillenir. Ya da yazı akışına göre şekil, yön bulur.
Bazen bir yazı yarım saate yazılır, bazen ise saatler, günler alır…
Yazarken söylenirim kendi kendime…
Bu cümle çok uzun, yok yok çok kısa oldu, kahretsin.
Bu sözcüğün anlamı nedir? İmla kurallarına uyuyor muyum? Müracaat Türk Dil Kurumu(TDK) inceleme başlasın. Düzenleme yap, düzenleme yap...
Ya yazımı kimse okumazsa? Kimse yazdıklarımı beğenmezse?
Off ya bu yazıyı yazarken kendime hiç güvenim yok. Sinir oluyorum. Canım sıkılıyor. Bugün sanırım Yazma Günü değil.
Ne bu ya? Hakan Genç tüm yazının karakterleri, renkleri aynı. Zenginlik, derinlik yok.
Bak bu cümle, paragraf yeterince açıklayıcı değil. Dur biraz ayrıntıya gireyim.
Bu kez de çok fazlamı ayrıntıya girdim?
Giriş cümlem berbat ve başka bir şey aklıma gelmiyor. Biraz düşüneyim, bir kahve alayım.
“Yemin ederim şimdi oldu.” Diyerek kedimi telkin ediyorum.
İşte yazımın en sevdiğim “Hoşça kal” bölümündeyim. Derin bir iç çekiyorum.
Arkama yaslanıyorum.
Yazının yayınlanma aşamasını düşünüyorum.
Şurası bir gerçek ki; yazı yazmak zor, yayınlamak daha zor…
Bazen yazımı yazdıktan sonra bir gece geçmesini bekliyorum.
Köşe yazısı yazmaya başladığım ilk zamanlarda mükemmeliyetçi bir yaklaşım içerisindeydim.
Defalarca düzenleme yaptığım, hatta bir başkasına okuttuğum ve üzerinde uzun zaman harcadığım yazılarda dahi yanlış anlaşılmalar, yoğun eleştiriler ile karşı karşıya kaldım.
Her birini açıklayabilmek için geri dönüşler yapmak ve ikna etmek, yazıyı yazmaktan çok daha yorucu oldu.
Şimdi bu konularda birazcık yol aldığımı düşünüyorum.
Yazılarımın üzerinde gereğinden fazla cilalama yaptığımın farkına vardım. Göstermek istediğim gerçek konunun, yazının özünün fazla cilanın altında kalabileceğini tespit ettim.
Bazen yayınlamak istemediğim, önemli bulmadığım, bazı yazılarım en çok okunan ve geri dönüş yapılan yazılar oldu. Çok emek verdiğim, belki de çok cilaladığım bazı yazılarım ise en az okunanlardan oldu.
Sanırım fazla düzenleme yapmadan, cilalamadan, daha doğal haliyle yazıyı yayınlayabilmek en doğrusu…
Elbette ki yazım hatalarını her şekilde düzeltmek gereklidir.
İnanın yazı yazmak gerçekten çok zor!
Gün geldi yazılarımı erteledim. Ertelemenin en önemli nedenlerinden biri,” yazının sınırlarını çizememekti” Bu durumun, zamanla kazanılacak bir öz disiplin olduğunun farkına vardım. Bu konuda çaba gösterdim.
Nicolas Boileau’nın dediği gibi “Sınırlandırmayı bilmeyen asla yazı yazamaz.” Sözünü kendime uyarladım.” Hakan Genç gün gelecek bunu öğreneceksin” dedim.
Bir konuyu kesin olarak öğrendim. Önemli olan mükemmeliyetçiliği seçmeden, sadece “daha iyi” olmasıyla yetinerek, insani hatalarıma fazla takılmadan, bir yazıyı yayına koymayı düşünmeye başladım.
Bugün eminim çok sayıda insan, eleştirilmek veya linç edilmek korkusundan, fikirlerinin alaya alınması endişesinden dolayı, yazı yazamamakta, değerli fikirleri kendi zihninde tutsak kalmaktadır.
“Çoğu zaman liderlik ayağa kalkıp ne düşündüğünü söyleyen kişiye nasip olur” sözünde olduğu gibi benim fikrim en iyisi olmayabilir. Belki en kötüsüdür de…
Ancak inandığım bir şey var. “Hatalarım, eksiklerim olsa da, hiç yazmayanlara göre ortaya çıkardığım bir kalıcı eser vardır.” Diye düşünüyorum.
Bu kapsamda; yazarken dengeyi korumak, abartıya kaçmadan ve sadeliği esas alarak, önce kendi zihinsel verimliliğimizi, sonra okuyucunun kalbini hedefleyerek sürekli yazmak ve paylaşmak en doğrusu olsa gerek…
İnsanız işte birçok şeyi aşama aşama ya da deneme yanılma metoduyla öğreniyoruz.
Kendini yazar olarak gören benim gibi bir çaylak için yazı yazmak çok zor, hele hele bir gazetenin köşe yazarı olmak daha bir zor.
Yazı yazmak için bol bol, bıkmadan, usanmadan okumak, okuduğunu anlamak, notlar almak, araştırmak, incelemek, gözlemlemek, bir de gündemine aldığın konuları takip etmek gerekiyor.
Diğer taraftan sözcük hazinesinin zengin olması, dil ve imlâ kurallarını öğrenmek, bilmek büyük bir önem taşıyor.
Bir söz vardır.” Söz uçar yazı kalır.” Bazen konuşurken dilimizin sürçmesi sonucunda söylediğimiz sözlerin telafisi olabilir, ancak klavyenizin sürçmesi, dokunuşu sonrası bıraktığınız izler kalır, kaybolmaz.
Yazı yazarken "ben yazayım da okuyucu nasıl anlarsa anlasın! Şeklindeki sınırsız bir yaklaşımın okuyucuya karşı bir dayatma ve emrivaki olduğu düşüncesindeyim.
Köşe yazarlığına başlayan biri olarak; gerek konu seçiminde, gerekse bir konunun usulüne uygun olarak yazılmasında ve işlenmesinde zorlandığım zamanlar oluyor.
Hayat bir okul. Atalarımız ne demiş? “Öğrenmenin yaşı yoktur.” Bende yazı yaza yaza, kafamı, gözümü, kıra kıra, yara yara öğreneceğim yazarlığı. Yazarlık işinin erbabı olur muyum? Çok zor!
Yazarlık yolunda, siz değerli okuyucularımın bana verdiği destek ve yazılarıma yaptığınız yorumlar, bana büyük bir katkı sağlamaktadır.
Verdiğiniz her türlü destek ve yorumlar benim için yol gösterici, çok değerlidir. Bunun bilinmesini isterim.
Bugün sizlere yazılarını okuduğunuz Hakan Genç’in yazar olma yolundaki çabasını sizlerle paylaştım. 2025 yılının başında birlikte başladığımız yolculuk, 2026 yılı içerisinde de sağlığımız, kalemimizin mürekkebi olduğu sürece devam edecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle, yeni yılınızı en içten dileklerimle kutlar; sağlıklı, huzurlu, mutlu, güzelliklerle dolu bir yıl geçirmenizi dilerim.
Yeni yazılarda buluşmak üzere, sevgiyle, saygıyla, dostça, hoşça kalın.
