Birçok yerde; konu siyasete, kamusal alana, devlet yönetimine gelince; “liyakat ve liyakatsizlik nedir?” tartışması ön plana çıkıyor.
Liyakat: lâyık olana lâyık olduğu görevin verilmesidir. Liyakatsizlik ise: layık olmayana layık olmadığı görevi vermektir. Yani işin özü: bir konuda değerli, iş bilmek, ehli olmak ya da tam tersi olmak…
İnsanlığın binlerce yılda geliştirdiği evrensel değerlerden biri olan liyakat sözcüğü insanlar için iyi ve doğru olan birçok özelliği kapsamaktadır.
Platon siyaset felsefesinde liyakatin; devlet kurucu, kurulmuş bir devlet düzenini devam ettirici; yokluğunun ise devleti yıkıcı bir etkiye sahip olabileceğini savunmuştur.
Birey, toplum ve devleti bir insan bedenine benzeten Platon; bu üç enstrümanın liyakat ekseninde örgütlendirilmesini esas kılmıştır.
Tarihte Platonun yaklaşımını dikkate almayan devletlerin, toplumların zamanla büyük sıkıntılar yaşadığını ve yok olma sürecine girdiğini görüyoruz.
Liyakati esas alan yönetim anlayışının hâkim olduğu kurum ve toplumlarda, liyakat kültürü, aidiyet duygusu gelişmekte, kökleşmektedir.
Bu durum sosyal adaletin sağlanmasına, toplumsal huzurun tesis edilmesine, kurumsal verimliliğin artmasına, vatandaşların adalet algısının güçlenmesine, bireylerin refah seviyesinin yükselmesine mutlak etki etmekte ve devlete olan güvenide artırmaktadır.
Buna karşılık, liyakatin ön planda olmadığı, kayırmacılığın ve torpilin ön planda olduğu yapılarda, bireylerin yetenek ve potansiyelleri körelmekte; liyakati teşvik eden eğitim ve uygulamalar gelişim imkânı bulamamaktadır.
Nihayetinde; toplumda güvensizlik, adaletsizlik yaygınlaşmakta; güçlü olan haklı, güçsüz olan haksız sayılmaktadır.
Sırf birilerinin eşi, dostu, ya da benzer ideolojiye, siyasi görüşe, yaşam şekline, cinsiyete, yaşa vs. sahip olduğu için lâyık olmayan kişilere görev ve yetki verildiğinde; işlerin aksaması, diğer çalışanların bunu görüp aidiyetlerinin azalması ve sonuçta başarısız olunması kaçınılmazdır.
Çalıştıkları yerde liyakatin esas alınmadığını gören kişiler, ya liyakat dışındaki kıstas neyse (örneğin yaranmaya çalışmak, istemese de destekliyor, onaylıyor görünmek vs.) onu sağlamaya çaba harcar; isteksiz ve verimsiz çalışır, ya da çalışıyormuş gibi yapar.
Bunlar kişinin yeteneklerini köreltip, bilgilerini unutturmak, performansı düşürmek dışında hiçbir sonuç doğurmaz.
Liyakatsiz kişiler saygıyı, sevgiyi kişiliğinden değil; ünvanından dolayı almaya çalıştıklarından, bu kişiler ünvanlarını kaybettiklerinde toplumda yer bulamazlar.
Liyakat nasıl ve neye göre ölçülmeli, değerlendirilmelidir?
Bu sorunun yanıtını vermek gerçekten zor. Liyakatli bir insan seçimi ve liyakate dayanan sürdürülebilir bir sistem kurmak, uzun sistematik bir sürecin kesintisiz uygulanmasını gerektiriyor.
Konunun sosyolojik, tarihsel ve yönetim bilimleri perspektiflerinden çok katmanlı biçimde ele alınması şarttır. Liyakat ölçümüne bu şekilde yaklaşıldığı takdirde; toplumsal değerler, yönetsel ilkeler ve kültürel dinamiklerle bütünleşmiş, güçlü bir liyakat olgusu ortaya çıkacaktır.
Diğer taraftan liyakatin gelişimi için, toplumun işin değerini anlayıp, ona göre değerlendirme yapabilecek nitelikte şekillendirilmesi de diğer önemli bir husustur.
Bireylerin bilgi, beceri ve emeğinin karşılık ve değer bulduğu bir yapı, toplumun diğer bireylerini de kendi yetkinliklerini geliştirmeye teşvik edecektir.
Marifetin iltifata dönüştüğü bir ortamda; liyakat, yalnızca bir yönetim ilkesi değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün ve sürdürülebilir kalkınmanın temel taşı hâline gelecektir.
Liyakat konusunda çevremde en çok konuşulanlar:
Eskiden eş, dost, akraba, yandaşlar işe alınırdı. Ama temel bürokrat uzman kadro, yapı korunur, uzman kişilerle birlikte kurumlar yönetilirdi. Bu sayede kurum ya da işletmelerin verimliliği işlevleri devam ederdi.
Şimdi daha çok liyakat gözetilmeksizin, korunan, kollanan her şekilde mutlak itaat eden, çok farklı hırsları olan yandaş bir kadro ile çalışma anlayışı var.
Fırsat ve imkân eşitliği, eğitim eşitliğindeki sorunlar nedeniyle, gençlerin önü tıkanıyor, ülkeye katkı sağlayabilecek insanlar, sistem dışına itiliyor, beyin göçü oluyor.
Sonuç olarak; nasıl insan bedeninde kalbin kalp, ağzın ağız, bağırsağın bağırsak işlevi görmesi gerekiyorsa; her insanda layık olduğu işi, işlevi üstlenmelidir.
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!
Sevgiyle, saygıyla, dostça kalın…
