Her gün bir televizyon kanalını veya gazeteyi açtığımızda, artık alıştığımız ve çok da garipsemediğimiz(!) aynı manşetlerle karşılaşıyoruz:
Borsada vurgun, ihale yolsuzlukları, rüşvet, zimmet, irtikâp, dolandırıcılık, vergi usulsüzlükleri, haksız zenginleşme…
Maalesef bütün bunlar, ülkemizde var olan “Vurgun Ekonomisinin” gerçek ve vahim sonuçlarıdır.
Olayları biraz daha yakından incelediğimizde; alın teri dökmeden, emek vermeden, hayatını dürüstçe sürdürmeye çalışan insanların sırtına basarak yükselen bir düzenin, “köşe dönme” yarışının ve buna bağlı olarak ortaya çıkan güç mücadelelerinin, sonuçta “Vurgun Ekonomisini” hangi boyutlara taşıdığını görüyoruz.
Bir vurgun düzeni…
Bu düzen içerisinde kaybolan vicdanlar, yalnız bırakılan dürüst insanlar ve giderek aşınan toplumsal değerler…
Artık ülkemizde bütün bunlar, neredeyse sıradan bir haber bülteninin “alışılmış haberleri” hâline geldi.
Ne kadar acı, değil mi?
Kolay kazancın cazibesi günden güne artıyor. Emek, alın teri ve zaman kavramları giderek değer kaybediyor; toplumsal değerler aşınıyor.
Eskiden bir işi öğrenmek, yıllarını o işe vermek, sabretmek ve emek harcamak bir erdem sayılırken, bugün “En kısa yoldan nasıl vururum, nasıl zengin olurum?” sorusu zihinleri esir alıyor.
Sabır yok.
Dürüst olmak ve dürüst kalmak, neredeyse safdillik olarak değerlendiriliyor.
Toplumun bu tür haberleri duyduğunda hissettiği ilk duygu çoğu zaman öfke oluyor. Ancak ne yazık ki bu öfke kısa sürüyor.
Çabuk unutuyoruz. Balık hafıza!
Çünkü vurguncunun arkasında bıraktığı mağdurlar, yarattığı tahribat ve sistemin çarkları arasında ezilen sessiz çoğunluğun çığlıkları; kısa süre sonra yeni bir magazin haberinin, yeni bir skandalın veya başka bir gündemin gölgesinde kaybolup gidiyor.
Bu arada atı alan Üsküdar’ı geçiyor!
Peki, kaybedilen yalnızca para mı?
Maalesef hayır.
Bu tür olaylar, toplumun birbirine duyduğu güveni, adalete olan inancını ve ortak vicdanını da aşındırıyor. Gelecek kuşaklara ise ağır ve tükenmiş bir miras bırakıyor.
Tüm bunlar yaşanırken şu soruyu sormak gerekiyor:
Devletin bütün kurumları, yasaların kendilerine yüklediği görev ve sorumluluklar çerçevesinde gerekli tedbirleri ne ölçüde alıyor ve uyguluyor?
Daha açık bir ifadeyle, devletin önleyici hizmet kapasitesi ve refleksi ne durumdadır?
Bu hususun bütün yönleriyle sorgulanması gerekir.
Devletin temel görevlerinden biri, vatandaşlarını her türlü tehlikeye karşı korumak ve suçların işlenmesini mümkün olduğunca önlemektir.
Bu kapsamda devlet; gelecekte ortaya çıkabilecek sorunları ve riskleri henüz gerçekleşmeden öngörebilmeli, bunlara karşı planlama yapmalı, önleyici tedbirler geliştirmeli ve gerektiğinde zamanında harekete geçebilmelidir.
Bu yaklaşımın güçlendirilmesi, suç ve suçlulukla mücadelenin daha etkin ve caydırıcı olmasına katkı sağlayacaktır.
Özellikle içinde bulunduğumuz dijital çağ, suç kavramını fiziksel sınırların çok ötesine taşıdı. Siber suçlar ve bilişim sistemleri üzerinden gerçekleştirilen yasa dışı eylemler artık hayatımızın önemli bir parçası hâline geldi.
Bu nedenle suç ve suçlulukla mücadele eden kurumların personel yapısının, uzmanlık kapasitesinin ve teknolojik altyapısının dijital çağın gereklerine uygun olması büyük önem taşımaktadır.
Bunun yanında toplumun bilinçlendirilmesi de suçların önlenmesinde önemli bir unsurdur.
Eğer toplum hukuk ve hukuk devleti bilincinden uzaklaşır; yandaşlık, tarafgirlik ve “bizden olan–olmayan” anlayışının cenderesine mahkûm olursa, vurgun ekonomisi yalnızca insanların parasını değil, ahlaki değerlerini ve toplumsal dokuyu da zehirler.
Bir yerde “Nasıl olsa herkes yapıyor.” veya “Köşeyi dönen kuralı koyar.” anlayışı hâkim olmamalıdır.
Çünkü devletlerin ve toplumların en büyük sermayesi yalnızca para değil; güven, adalet ve hukuka olan inançtır.
Ülkemiz günlerdir bir fon krizi ve buna ilişkin vurgun iddialarıyla çalkalanıyor. İşte bu tablo, “Vurgun Ekonomisi” tartışmasının somut örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Peki, bu olay birdenbire mi ortaya çıktı?
Elbette hayır.
Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.
Uzmanlar, ekonomistler ve yurt dışındaki finans çevreleri tarafından, krizin arkasındaki usulsüzlüklerin ve risklerin aylar öncesinden piyasada bilindiğine, sürecin adım adım olgunlaştığına ilişkin değerlendirmeler yapılıyor.
Ve gün geldi, sistem tıkandı.
Yatırımcılar paralarını çekemedi. Kriz patladı. Yüz binlerce kişi mağdur oldu. Yurt dışına çıkarıldığı ileri sürülen yüz milyonlarca dolarlık paradan söz edildi.
Burada şu soru akla geliyor ve mutlaka sorgulanması gerekiyor:
Sistemdeki usulsüzlükler ve riskler biliniyorsa, devletin makro düzenleyici ve denetleyici kurumları, başta Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Finansal İstikrar Komitesi (FİK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) olmak üzere ilgili diğer kurumlar ne yaptı?
Riskler bilinirken neden daha erken ve daha etkili tedbirler alınmadı?
Bu noktada yalnızca olayın kendisinin değil, olayın ortaya çıkmasına kadar geçen sürecin de bütün yönleriyle incelenmesi gerekiyor.
Denetim mekanizmaları nerede ve ne ölçüde işledi?
Hangi riskler görüldü?
Hangi uyarılar yapıldı?
Hangi tedbirler alındı veya alınmadı?
Ve en önemlisi:
Bu tür olayların tekrar yaşanmaması için sistemde hangi yapısal değişiklikler yapılacak?
Olay sonrasında başlatılan adli soruşturmalar devam ediyor. Kamuoyu, soruşturmaların sonucunu ve yargı sürecinin nasıl ilerleyeceğini merakla bekliyor.
Burada önemli olan; soruşturmaların ve yargılamaların etkin, adil, tarafsız ve hukukun üstünlüğü ilkelerine uygun biçimde yürütülmesi ve sorumluluğu bulunanların, makamı veya konumu ne olursa olsun, hukuk önünde hesap verebilmesidir.
Özellikle merak edilen bir başka husus da şu:
Bu krizin siyasette ve bürokraside herhangi bir sorumluluk doğurup doğurmayacağı ve doğması hâlinde bunun nasıl değerlendirileceğidir.
İstifa, hesap verme ve sorumluluk üstlenme gibi demokratik yönetim kültürünün önemli unsurları hayata geçirilecek mi?
Yoksa sorumluluk tartışmalarının dışında kalınarak mevcut makam ve görevler korunmaya mı devam edilecek?
Sonuçta bedeli kim ödeyecek?
Her zaman olduğu gibi, eğer gerekli dersler çıkarılmaz ve yapısal sorunlar giderilmezse, en ağır bedeli toplum ödeyecektir.
Unutulmamalıdır ki adaletle güçlenmeyen ve hukukun üstünlüğünü güvence altına almayan toplumlar; hırsın, yolsuzluğun ve vurgun düzeninin ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalır.
Emeğin hakkını korumak yalnızca bir hukuk meselesi değildir.
Aynı zamanda insan kalma meselesidir.
Sevgiyle, saygıyla, dostça… Hoşça kalın.