“Ah şu zamane çocukları! Okumuyorlar, yazmıyorlar, sormuyorlar, bilmiyorlar, düşünmüyorlar... Ben onun yaşındayken bilmem ne yapardım. O daha şunu bile yapamıyor “ vb. birçok şikâyet ve kıyas…
Maalesef bunlar “hem ağlarım, hem giderim,” kolaylığı içerisinde konuya yaklaşır ve söylediklerini değiştirmek için pekte bir şey yapmaz ama çocuklar değişsin isterler.
Bu yaklaşımda biraz da “zamanı gelince nasıl olsa olur” düşüncesi vardır. Kadercilik gibi. Sanki bir zaman gelecek ve o zaman her şey kendiliğinden olacak.
Birde milatlar vardır. Her şey bir milattan sonra oluverir. “Çocuğun birçok sorunu okula başlayınca, olmadıysa ergenlikte, yetişkin sorunları evlenince, evlilik sorunları çocuk olunca geçer.” Diye düşünülür. Ne yazık ki genellikle böyle olmaz. Sorun sorun üstüne eklenir ve içinden çıkılmaz bir hal alır.
Milatlarda dönüştürücü özel bir şey olmaz, yaşamın ilk yıllarının getirdiği sonuçlar yaşanır ve bir gün gelir...
“Kişi yedisinde neyse yetmişinde de odur.” Atasözüne konu bağlanır. O kadar.
Oysa çocuğun kendinden kaynaklanan ya da aile ilişkilerinde doğan küçük, büyük tüm sorunlarını mümkün olduğunca erken saptayıp daha yerleşmeden, kemikleşmeden, hatta bazen küçük önerilerle çözmek yoluna girdiğimiz zaman; hiçbir miladın beklenmesine gerek kalmadan, sorunlar zamanında çözümlenebilecektir.
Diğer bir husus ailelerdeki “aşırı koruyuculuk.” Çocuğunu doğduğundan beri koynundan çıkarmamış, bir an bile yanından ayırmamış, masaldaki gibi, gak dediğinde su, guk dediğinde et vermiş bir anne şaşkın şaşkın soruyor: “Okula gitmek istemiyor, benden ayrılmak istemiyor acaba bu çocuğun nesi var?”
Bu aşamada soruyorsunuz kendi kendinize “Acaba böyle anne, babaların nesi var?” Nasıl düşünemezler, böyle yetiştirilen bir çocuğun gerektiğinde anneden ayrılamayacağını, ayrıldığında sudan çıkmış balığa döneceğini, dünyada korumasız, savunmasız bir başına kalmış gibi hissedeceğini...
Hep susturulmuş bir çocuğun okulda parmak kaldırıp problemin sonucunu söyleyemeyeceğini...
Büyükleriyle oynadığı her oyunu kazanmış bir çocuğun arkadaşlarıyla oynayamayacağını...
Pantolon düğmesini hiç açmamış bir çocuğun ilk yalnız kaldığında altına yapacağını...
Hiç kalem ellememiş bir çocuğun yazmakta zorlanacağını...
Bu örnekler uzayıp gider...
Kendi haline bırakmazlar, hep kontrol onlarda olsun, çocuğun doyup doymadığına bile anne karar versin ama sonra da şikâyet etsin.
Düşünsenize asla sizsiz olamayan bir varlık, dibine kadar bir bağımlılığa mahkûm edilen bir çocuk, toplum içerisinde nasıl bir yer edinebilir?
Bazı çocukların ana babaları farklıdır. Çocuklarıyla oturur oynarlar, sohbet ederler, tartışırlar. Çocuk, “bu niye böyle?” der bazen yanıtlarlar, bazen de “bilmem, dur bir düşünelim, gel kitaplara bakalım, bir de şuna soralım” derler. “Sen sus, çocuklar çok konuşmaz, çok sormaz” demezler.
Hatta “Aferin bunu ne güzel akıl ettin, şunu ne iyi buldun” diye överler ve fikrini alırlar. Bazen “sen haklısın, biz bunu yanlış düşündük” dedikleri de olur. Israr etmezler ille de ye, ille de yaz, ille de yap diye. “Sen bilirsin, o senin ödevin bizi ilgilendirmez ama yardım istersen söyle” derler.
Çok mu cesurdurlar? Hiç korkmazlar çocuğun şımarmasından. Ama ne gariptir şımarmaz bu çocuklar.
Biraz da zorlayıcı olur bu ana babalar, iş isterler parmak kadar çocuktan.
Sorumluluk alınca, bağımsız olunca daha çabuk büyür bu çocuklar, dünyadan daha çok haberleri olur. Soracak soruları çoğalır, alışırlar sormaya, dinlediklerine inanmamaya, araştırmaya, merak etmeye...
Düşünürler... Duyduklarını, gördüklerini tartışırlar. Hiç kimseyi bulamasalar kendi içlerinde sorgularlar, kitaplarda ararlar farklı yanıtları.
Alışırlar kendi sorunlarını kendileri çözmeye, bağımsızdırlar, bir kişinin, bir ilişkinin, bir öğretinin, herhangi bir şeyin kölesi olmazlar körü körüne...
İşte bu şekilde bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendine güvenen çocuk, kendisiyle ve çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurabilir.
Günümüzde çocuklar sosyal, ekonomik, güvenlik vb. çok ağır ve derin sorunlarla karşı karşıyadır.
Çocukların en büyük hakkı önce yaşama hakkıdır. En çok ihtiyaç duydukları şey ise; şüphesiz ki sevgi ve ilgidir.
Eğitim hakkı da vazgeçilmez haklardan birisidir. Her çocuk, geleceğini inşa etmek için mutlaka eğitimini tamamlamalı, hiçbir çocuk bu haktan yoksun bırakılmamalıdır. Her alanda eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
Çocuklar büyüme ve gelişme çağlarında dış ortamların yıkıcı ve olumsuz etkilerine karşı toplumsal olarak korunmalıdır.
Çocuk hakları, yasal veya ahlaki olarak dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun hiçbir ayrım gözetmeksizin dünyadaki bütün çocukların doğuştan sahip olduğu evrensel haklardır. Bu haklar sadece eğitim, sağlık, barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanması demek değildir. Çocukların fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunması da bu evrensel kavramın içerisindedir.
Günümüzde, dünyanın birçok yerinde meydana gelen şiddet, korku, baskı gibi insan hakları ihlalleri ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Bu durum çocukları daha çok etkisi altına almaktadır.
Özellikle savaş bölgelerinde çocuklar savaşın soğuk yüzüyle tanıştıklarında hayatlarının en güzel yıllarını kaybetmekte, kalplerinde acımasız, derin yaralar açılmaktadır.
Savaşın ortasında büyüyen çocuklar, bir daha asla tam anlamıyla çocuk olamazlar. Savaş, onların gülüşlerini, oyunlarını ve umutlarını alır. Geriye kalan ise sadece derin bir boşluk ve hiç dinmeyecek bir hüzündür. Savaşların kaybedeni hep onlar olur.
Bir çocuğun gülümsemesi, dünyadaki en değerli şeydir. Onların gülüşlerini koruyabilmek, devletlerin ve insanlığın en büyük sorumluluğudur. Çocuk, barışın ve umudun simgesidir, dünyadır, dünyanın devamıdır.
ATATÜRK: “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir.” “Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır.” Sözleriyle çocuklara verdiği değeri vurgulayarak; onlara dünyada tek olan ve bugün coşkuyla kutladığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını armağan etmiştir.
Bayramımızın 106. Yıl Dönümü kutlu olsun.
Sevgiyle, saygıyla, dostça kalın…