Mesut Kalender
Köşe Yazarı
Mesut Kalender
 

ARINMA DEĞİL, TASVİYE SİYASETİ ve CHP’NİN GELECEĞİ..!

Kemal Kılıçdaroğlu’nun televizyon ekranlarındaki son açıklamaları, aslında uzun süredir devam eden bir gerçeği yeniden gözler önüne serdi.  Verilen cevaplarda sık sık duyduğumuz “bilmiyorum”, “haberim yok”, “dosyayı okumadım”, “bana anlatılanlar bunlar” ifadeleri, partide yaşanan sürecin merkezinde olduğunu iddia eden bir siyasetçinin, gelişmelere ne kadar hâkim olduğu konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu. Bir zamanlar yargının bağımsızlığına olan inancını kaybettiği için yüzlerce kilometre yürüyerek adalet arayan bir siyasetçinin, bugün aynı yargı düzeni içerisinde kendi partililerinin aklanmasını beklemesi ise büyük bir çelişki olarak karşımızda duruyor.  Eğer ortada ağır suçlamalar varsa, yıllarca birlikte siyaset yaptığı, aynı masada oturduğu belediye başkanlarını, bürokratları ve yol arkadaşlarını cezaevinde ziyaret edip iddiaların doğruluğunu bizzat araştırması gerekmez miydi? Daha da önemlisi, televizyon ekranlarında sarf edilen “arınarak gelsinler” sözleri, hukukun en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin göz ardı edildiğini gösteriyor.  Yargı kararı olmadan insanları zan altında bırakan bir dil, ister iktidar medyasından gelsin ister muhalefetin eski genel başkanından, adalet duygusuna zarar verir. Çünkü siyasetin görevi peşinen hüküm vermek değil, hukukun evrensel ilkelerini savunmaktır. Asıl tartışılması gereken nokta ise başka bir yerde duruyor. Cumhuriyet Halk Partisi, tarihi boyunca bir kişinin değil, bir kadronun, bir geleneğin, ortak aklın ve milyonlarca seçmenin emeğiyle ayakta kalmış bir partidir.  Tüzüğün verdiği yetkiler, demokratik meşruiyetin üzerinde değildir.  Delegelerin iradesini, milletvekillerinin görüşlerini, örgütlerin sesini ve en önemlisi parti seçmeninin beklentilerini yok sayarak kendi doğrularını mutlak doğru haline getirmeye çalışmak, sosyal demokrasinin ruhuyla bağdaşmaz. Bir siyasi partiyi asıl ayakta tutan şey makamlar değil, tabanıdır. Seçmenini dinlemeyen, örgütün sesini duymayan, toplumdaki değişimi okuyamayan anlayışlar, zaman içerisinde kendi meşruiyetlerini de tartışmalı hale getirir.  Bugün CHP içerisinde yaşanan kırılmanın temelinde de tam olarak bu vardır. İnsanlar sadece isimler üzerinden değil, temsil edilmediklerini düşündükleri için itiraz etmektedir. Partinin kamuoyu nezdindeki itibarını zedeleyen, yıllarca emek vermiş kadroları yok sayan, eski ve yeni milletvekillerini, örgütleri ve milyonlarca seçmeni dikkate almayan bir siyaset anlayışının kime hizmet ettiği sorusu ise doğal olarak toplum tarafından sorulmaktadır. CHP, sarayın vesayeti altında şekillenen bir muhalefet anlayışına mahkûm değildir. Bu partinin gerçek sahibi ne mahkeme salonlarıdır ne de kişisel hesaplar. Gerçek sahipleri; örgütler, üyeler, delegeler ve milyonlarca seçmendir. Elbette bu mücadele bir rövanş meselesi değildir. Mesele, yeniden umut olabilen, topluma öncülük edebilen, sosyal demokrasinin evrensel değerlerine bağlı bir siyasi anlayışın inşa edilmesidir.  Bunun için yeni bir iradeye, yeni bir heyecana ve topluma güven verecek yeni bir yürüyüşe ihtiyaç vardır. Çünkü siyaset, insanları düşmanlaştırarak değil, adalet duygusunu büyüterek yapılır. Ve son söz; Biz kişilere değil, ilkelere inanıyoruz. Biz haklı olduğumuza inanıyoruz. Biz kazanacağız. Ve sonunda, Türkiye kazanacak.
Ekleme Tarihi: 21 Haziran 2026 -Pazar
Mesut Kalender

ARINMA DEĞİL, TASVİYE SİYASETİ ve CHP’NİN GELECEĞİ..!

Kemal Kılıçdaroğlu’nun televizyon ekranlarındaki son açıklamaları, aslında uzun süredir devam eden bir gerçeği yeniden gözler önüne serdi. 
Verilen cevaplarda sık sık duyduğumuz “bilmiyorum”, “haberim yok”, “dosyayı okumadım”, “bana anlatılanlar bunlar” ifadeleri, partide yaşanan sürecin merkezinde olduğunu iddia eden bir siyasetçinin, gelişmelere ne kadar hâkim olduğu konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.

Bir zamanlar yargının bağımsızlığına olan inancını kaybettiği için yüzlerce kilometre yürüyerek adalet arayan bir siyasetçinin, bugün aynı yargı düzeni içerisinde kendi partililerinin aklanmasını beklemesi ise büyük bir çelişki olarak karşımızda duruyor. 
Eğer ortada ağır suçlamalar varsa, yıllarca birlikte siyaset yaptığı, aynı masada oturduğu belediye başkanlarını, bürokratları ve yol arkadaşlarını cezaevinde ziyaret edip iddiaların doğruluğunu bizzat araştırması gerekmez miydi?

Daha da önemlisi, televizyon ekranlarında sarf edilen “arınarak gelsinler” sözleri, hukukun en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin göz ardı edildiğini gösteriyor. 

Yargı kararı olmadan insanları zan altında bırakan bir dil, ister iktidar medyasından gelsin ister muhalefetin eski genel başkanından, adalet duygusuna zarar verir. Çünkü siyasetin görevi peşinen hüküm vermek değil, hukukun evrensel ilkelerini savunmaktır.

Asıl tartışılması gereken nokta ise başka bir yerde duruyor.

Cumhuriyet Halk Partisi, tarihi boyunca bir kişinin değil, bir kadronun, bir geleneğin, ortak aklın ve milyonlarca seçmenin emeğiyle ayakta kalmış bir partidir. 

Tüzüğün verdiği yetkiler, demokratik meşruiyetin üzerinde değildir. 
Delegelerin iradesini, milletvekillerinin görüşlerini, örgütlerin sesini ve en önemlisi parti seçmeninin beklentilerini yok sayarak kendi doğrularını mutlak doğru haline getirmeye çalışmak, sosyal demokrasinin ruhuyla bağdaşmaz.

Bir siyasi partiyi asıl ayakta tutan şey makamlar değil, tabanıdır. Seçmenini dinlemeyen, örgütün sesini duymayan, toplumdaki değişimi okuyamayan anlayışlar, zaman içerisinde kendi meşruiyetlerini de tartışmalı hale getirir. 

Bugün CHP içerisinde yaşanan kırılmanın temelinde de tam olarak bu vardır. İnsanlar sadece isimler üzerinden değil, temsil edilmediklerini düşündükleri için itiraz etmektedir.

Partinin kamuoyu nezdindeki itibarını zedeleyen, yıllarca emek vermiş kadroları yok sayan, eski ve yeni milletvekillerini, örgütleri ve milyonlarca seçmeni dikkate almayan bir siyaset anlayışının kime hizmet ettiği sorusu ise doğal olarak toplum tarafından sorulmaktadır.

CHP, sarayın vesayeti altında şekillenen bir muhalefet anlayışına mahkûm değildir. Bu partinin gerçek sahibi ne mahkeme salonlarıdır ne de kişisel hesaplar. Gerçek sahipleri; örgütler, üyeler, delegeler ve milyonlarca seçmendir.

Elbette bu mücadele bir rövanş meselesi değildir. Mesele, yeniden umut olabilen, topluma öncülük edebilen, sosyal demokrasinin evrensel değerlerine bağlı bir siyasi anlayışın inşa edilmesidir. 
Bunun için yeni bir iradeye, yeni bir heyecana ve topluma güven verecek yeni bir yürüyüşe ihtiyaç vardır.

Çünkü siyaset, insanları düşmanlaştırarak değil, adalet duygusunu büyüterek yapılır.

Ve son söz;

Biz kişilere değil, ilkelere inanıyoruz.

Biz haklı olduğumuza inanıyoruz.

Biz kazanacağız.

Ve sonunda, Türkiye kazanacak.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve 1923tv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.