Siyasette kullanılan bazı cümleler vardır ki, sahibinden çok söylediği zihniyeti ele verir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yol arkadaşları için kullandığı “Gitsinler, aklansınlar, gelsinler.” ifadesi de bunlardan biridir.
İnsan ister istemez soruyor: Bir insanın aklanabilmesi için önce suç işlemiş olması gerekmez mi?
Bugün tutuklu bulunan belediye başkanları, bürokratlar ve CHP’liler hakkında kamuoyuna sunulan tabloya baktığımızda; somut delillerle desteklenmiş, suçtan delile gidilen bir hukuk süreci değil, tam tersine söylentiler, duyumlar ve tartışmalı ifadeler üzerinden yürüyen bir soruşturma görüyoruz.
Ortada kesinleşmiş bir suç yok. Somut delil yok. Doğrudan tanıklık yok. Buna rağmen insanlar aylarca özgürlüklerinden mahrum bırakılmaktadır.
Bu tablo karşısında muhalefetin eski genel başkanından beklenen, hukukun evrensel ilkelerini savunmak, masumiyet karinesini hatırlatmak ve siyasi operasyonlara karşı durmaktır.
Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bunun tam tersidir.
İktidarın ortaya koyduğu iddialara mesafeli yaklaşmak yerine, kendi yol arkadaşları hakkında “kuşkularım var” diyerek bu söylemlere meşruiyet kazandırmaktadır.
Oysa hukuk, kuşku üzerinden değil, delil üzerinden işler.
Ortada mahkûmiyet kararı yok.
Kesinleşmiş bir suç yok.
Ama siz peşinen “Gidin aklanın.” diyorsunuz.
Peki aynı ölçüyü kendiniz için de uyguluyor musunuz?
Bugün kamuoyunda uzun süredir tartışılan ciddi iddialar bulunmaktadır.
Yaklaşık iki buçuk yıl boyunca koruma giderlerinizin ve ofis masraflarınızın ismini açıklamadığınız bir iş insanı tarafından karşılandığını bizzat ifade ettiniz.
Yine aynı iş insanının, sizin genel başkanlığınız döneminde CHP’den yüz milyonlarca
liralık ödeme aldığı yönünde kamuoyuna yansıyan iddialar vardır.
Biz burada bu iddiaların doğru olduğunu söylemiyoruz.
Ama siz başkaları hakkında “kuşkularım var” diyebiliyorsanız, aynı yöntemle size de şu sorular yöneltilmez mi?
Bu iddialar doğru mudur?
Şeffaflık sadece başkaları için mi geçerlidir?
Bu sorular sorulduğunda verilecek ilk cevap genellikle bellidir: “Partinin hesapları Sayıştay tarafından denetleniyor.”
Doğrudur.
Peki belediyeler denetlenmiyor mu?
Belediyeler de Sayıştay denetiminden geçmiyor mu? İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından sürekli incelenmiyor mu?
Öyleyse neden şafak vakti gerçekleştirilen operasyonlara tek kelime edilmiyor?
Neden hukukun siyasallaştırıldığı yönündeki eleştiriler yerine, “Kuşkularım vardı.” denilerek bu süreçler normalleştiriliyor?
İşte asıl sorun tam da budur.
Muhalefeti yargı eliyle dizayn etmeye çalışan anlayış karşısında sessiz kalmak, hangi akla hizmettir, devlet aklı mı?
Eğer gerçekten arınmadan söz edilecekse, herkes için aynı ölçü uygulanmalıdır.
Önce kendi döneminizle ilgili kamuoyundaki bütün soru işaretlerini açıklığa kavuşturun.
Peki bir soru da biz soralım.
Siz, 13 yıl boyunca genel başkanlık yaptığınız dönemde yaptığınız siyasi yanlışlarla yüzleştiniz mi?
Bugün başkalarına “arının”, “aklanın” çağrısı yapan siz, kendi siyasi muhasebenizi yaptınız mı?
Partinin kaybettiği seçimlerin, yanlış stratejilerin, yanlış aday tercihlerinin, kırılan umutların ve topluma ödetilen siyasi bedellerin özeleştirisini verdiniz mi?
Yoksa arınma ve aklanma çağrıları sadece başkaları için mi geçerli?
Siyasette hesap vermek yalnızca yargı önünde olmaz; milletin vicdanı önünde de olur.
Önce kendi 13 yılınızın muhasebesini yapın, kendi siyasi sorumluluğunuzla yüzleşin. Ondan sonra başkalarına arınmayı ve aklanmayı tavsiye edin.
Önce siz hesap verin.
Önce siz şeffaf olun.
Ondan sonra başkalarına “arının”, “aklanın” deme hakkını kendinizde görebilirsiniz.
Ve son bir söz…
Cumhuriyet Halk Partisi kişilerin değil, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin emanetidir.
Kişisel hesaplaşmaların, kırgınlıkların ya da siyasi ihtirasların bu partiye daha fazla zarar vermesine artık kimsenin tahammülü kalmamıştır.
Salın artık şu CHP’yi.
Yeter artık…
Bir düşün artık bu partinin yakasından.
Mesut Kalender