Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç krizi değildir. Mesele; Türkiye’nin nasıl bir rejime sürüklendiği, muhalefetin nasıl şekillendirilmeye çalışıldığı ve halkın elindeki son demokratik umut kırıntılarının nasıl tasfiye edilmek istendiğidir.
Bu yüzden CHP’yi yeniden halkın partisi haline getirmek birinci görevdir. Ancak bunun yanında yeni bir siyasal hattın, yeni bir demokratik toplumsal oluşumun temellerini atmak da artık ertelenemez tarihsel bir zorunluluktur.
Çünkü mevcut tablo bize şunu açıkça göstermektedir:
Sadece bir partiye değil, Türkiye’nin geleceğine müdahale edilmektedir.
Özgür Özel’in “2 milyon üye genel başkanı seçsin” önerisi bu nedenle değerlidir. Çünkü bu öneri delegeler üzerinden kurulan dar siyasal mühendisliği kırmayı, iradeyi örgüte ve tabana yaymayı hedeflemektedir. Demokratik meşruiyet açısından son derece güçlüdür.
Peki neden kabul edilmeyecektir?
Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu oraya sadece hukuki bir tartışmanın sonucu olarak gelmedi, getirilmedi. Mesele bir mahkeme koridorundan ibaret olsaydı çözüm demokratik mekanizmalarla çoktan bulunurdu. Ancak bugün yaşanan süreç, Türkiye’de yeniden dizayn edilmek istenen siyasal yapının bir parçası olarak okunmalıdır.
Kılıçdaroğlu böyle bir öneriye “evet” dese bile, onu o pozisyona taşıyan siyasal akıl buna izin verir mi?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Çünkü yaşananlar kişisel kırgınlıkların çok ötesindedir. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı kaybettikten sonra CHP’ye karşı yürüttüğü yıpratma mücadelesi, toplumda büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. İnsanlar doğal olarak şu soruyu soruyor:
“Bu kararlılık yıllarca AKP iktidarına karşı gösterilseydi bugün Türkiye aynı yerde olur muydu?”
Bu soru ağırdır ama meşrudur.
Bugün seçilmiş belediye başkanları, bürokratlar, gazeteciler ve muhalifler baskı altındayken; ekonomik kriz halkı nefessiz bırakmışken; gençler ülkeden umudunu kesmişken muhalefetin kendi iç savaşına sürüklenmesi tesadüf değildir.
Bazıları hâlâ “butlan meselesi CHP’nin iç sorunudur” diyerek konuyu küçültmeye çalışıyor. Hayır. Bu mesele artık yalnızca CHP’nin meselesi değildir. Çünkü Türkiye’de muhalefetsiz, denetimsiz ve tam kontrollü bir siyasal düzen inşa edilmek istenmektedir.
Bunu göremeyenler ya büyük bir siyasi körlük içindedir ya da bilinçli biçimde bu sürecin parçası haline gelmiştir.
Üstelik küresel ölçekte otoriter rejimlerin yeniden güç kazandığı bir dönemdeyiz. Sermaye çevrelerinin, bölgesel güç odaklarının ve uluslararası siyasal aktörlerin “istikrar” adına demokratik denetimi zayıf, itiraz mekanizmaları bastırılmış yönetim modellerine sıcak baktığı açıkça görülüyor.
Tom Barrack gibi isimlerin Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye dair yaptığı açıklamalar ortadayken, bölgede daha merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışının teşvik edildiği bir atmosferde, yaşananları yalnızca “Kılıçdaroğlu’nun kişisel tercihi” olarak okumak büyük bir saflık olur.
Türkiye’de siyaset, yalnızca iç dinamiklerle değil; küresel sermayenin, uluslararası güç odaklarının ve iktidarla kurulan çıkar ilişkilerinin gölgesinde yeniden dizayn edilmeye çalışılıyor.
Tam da bu yüzden mesele kişileri aşmıştır.
Bu nedenle ben “Hain Kemal” sloganını da eksik ve yanlış buluyorum. Çünkü bu slogan bütün yapısal sorunu tek bir kişiye indirgerken, asıl büyük tabloyu görünmez hale getiriyor. Sorun yalnızca bir insan değildir; sorun, Türkiye’de demokratik siyaseti etkisizleştirmek isteyen anlayıştır.
Öfke anlaşılabilir ama siyaseti sadece nefret diliyle kurmak hakikati küçültür.
Daha da tehlikelisi, bu süreç üzerinden Alevilere dönük nefret söyleminin körüklenmesidir. Bir siyasal eleştiriyi mezhep düşmanlığına çevirmek alçakça bir siyasal mühendisliktir. Çünkü Türkiye’nin en büyük kırılma noktalarından biri toplumsal kutuplaşmadır ve bu kutuplaşmayı derinleştirmek isteyenler her kriz anında sahneye çıkar.
Üstelik bunu yapanların bir kısmı kendisini muhalif ya da solcu olarak tanımlıyor. Oysa gerçek sol; halkların kardeşliğini, eşit yurttaşlığı ve insan onurunu savunur. Kimlikler üzerinden nefret üretenler ise hangi sloganı kullanırsa kullansın otoriter düzenin görünmez aparatına dönüşür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey kör bir bağlılık değil, cesur bir demokratik akıldır.
CHP yeniden mücadeleci, halkçı ve sahici bir çizgiye dönmelidir. Ancak bunun yanında Türkiye’de demokrasiye, laikliğe, sosyal adalete ve özgürlüğe inanan insanların yeni dayanışma ağları kurması da artık tarihsel bir zorunluluktur.
Çünkü mesele yalnızca bir kurultay değil.
Mesele; bu ülkenin hâlâ demokratik bir geleceğe sahip olup olmayacağıdır.