19 Eylül 1979. Bundan tam 47 yıl önce, mühendis ve mimarlar kendi hakları, talepleri ve mesleki onurları için ülke genelinde iş bıraktı. TMMOB'nin çağrısıyla gerçekleştirilen eylemde, maden ocaklarından enerji santrallerine, fabrikalardan şantiyelere, kamu kurumlarından limanlara kadar pek çok iş yerinde üretim durduruldu. Bu tarih, mühendis ve mimarların yalnızca mesleki sorunlarını dile getirmekle kalmayıp, hakları için ülke çapında ortak bir mücadele iradesi ortaya koyduğu önemli bir tarihsel kesittir.
Bu eylemi yalnızca geçmişte yaşanmış bir meslek örgütü faaliyeti olarak değerlendirmek, 19 Eylül'ün ortaya çıktığı koşulları anlamamaktır. Çünkü bu tarihsel çıkışın arka planında, ülkemizde ve dünyada emekçi sınıfların güçlü olduğu, daha doğrusu bu düzeni değiştirme iradesini taşıdığı bir mücadele dönemi vardı.
Memleketini ve mesleğini dert eden meslektaşlarımız yan yana geliyor, yaka farkı gözetmeksizin mücadele ediyordu. O dönemde yaşayan, mesleğini yalnızca geçimini sağlamak için değil, memleketine bir çivi çakmak, topluma katkı sunmak için icra etmeye çalışan mühendislere hâlâ büyük saygı duyuyorum.
Çünkü mesele yalnızca mühendislik yapmak değildi. Mesele, mühendisliğin toplumsal sorumluluğunu kavramak ve elinden gelenin iyisini ortaya koymaktı. Meslek örgütü de böyle bir dönemde, emekten yana bir anlam kazanıyor; meslektaşları için yalnızca teknik bir kurum değil, aynı zamanda bir okul oluyordu.
Bugün asıl tartışmamız gereken mesele tam da burada başlıyor.
Meslek odası dediğimizde ne anlıyoruz? Mühendis ve mimarların bugünkü ihtiyaçları nelerdir? Meslek örgütleri bu ihtiyaçlara nasıl cevap vermelidir? 19 Eylül'ü yalnızca geçmişe dönüp anacağımız bir gün olarak mı göreceğiz, yoksa o günün mücadele iradesini yeniden mi yeşerteceğiz?
Bu soruları sormadan, meslek odalarının bugünkü durumunu anlamak mümkün değil.
Mücadelenin içinin boşaltıldığı bir dönem
47 yıl sonra meslek örgütleri ne durumda?
Memlekette her kavramın içinin boşaltıldığı gibi, mücadele ve dayanışma kavramlarının da içi boşaltıldı. Mücadele dediğimiz şey, çoğu zaman basın açıklamalarına sıkıştırıldı. Oysa mücadele, yalnızca bir açıklama yapmak değil; işyerinde, sokakta ve yaşamın her alanında ortak bir iradeyi örgütleyebilmektir.
Bugün birçok meslektaşımız, meslek örgütlerinin kendi sorunlarına çözüm üretemeyeceğini düşünüyor. Bu yabancılaşmayı yalnızca üyelerin ilgisizliğiyle açıklayamayız. Solun tarihsel anlamda geri çekilişi, emekçilerin siyaset sahnesinin öznesi olmaktan uzaklaştırılması ve toplumsal mücadelelerin parçalanması, bu tablonun oluşmasında önemli bir yere sahiptir.
Kolektif aklın ve ortak mücadelenin yerine kişilerin öne çıktığı bir örgütsel anlayış giderek belirginleşti. Meslek örgütlerinde sınıfın ortak çıkarlarını ve toplumsal eşitliği merkeze alan taleplerden uzaklaşılırken, teknik ve mesleki gündemler ile liberal demokratik talepler daha fazla ağırlık kazandı.
Bunların her birinin kendi başına önemsiz olduğunu söylemiyorum. Ancak mesele, meslek örgütünün hangi toplumsal perspektifle hareket ettiği ve kimin çıkarlarını merkeze aldığıdır.
Sokakta, işyerinde ve alanlarda görünür olmaya dayalı mücadele biçimleri geri çekilirken; basın açıklamaları, seminerler ve raporlar örgütsel faaliyetin baskın araçları hâline geldi.
Peki, bu araçlar ne zaman mücadelenin kendisi olmaktan çıkıp mücadelenin yerine geçmeye başladı?
Sınıfı yeniden görmek
Bugün ihtiyacımız olan şey, emekçi sınıfların yeniden siyaset sahnesinin öznesi hâline gelmesidir.
Çünkü sınıf, yalnızca ekonomik bir tanım değildir. Sınıf, ortak sorunların ortak bir iradeye dönüştüğü yerde kurulur.
Bir insan tek başına işini kaybetmekten korkar. Bin insan yan yana geldiğinde iş güvencesini talep eder.
Bir insan kirasını nasıl ödeyeceğini düşünür. Binlercesi yan yana geldiğinde barınma hakkını konuşmaya başlar.
Sınıf, "benim derdim" denilen şeyin "bizim derdimiz" hâline geldiği yerde kurulur.
Bugün mühendis ve mimarların yaşadığı sorunlara da buradan bakmak zorundayız. Düşük ücretler, güvencesiz çalışma, işsizlik, mesleki yetkinliğin değersizleştirilmesi ve kamusal sorumlulukların piyasaya terk edilmesi birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunlar, emekçilerin yaşamını belirleyen daha büyük bir düzenin parçalarıdır.
Meslek örgütü, bu ortaklığı kuramadığı ölçüde kendi üyelerinden de uzaklaşır.
Kamusal denetim mi, piyasanın sınırları mı?
Türkiye'de sermaye sınıfının AKP iktidarı döneminde güçlenen politikalarıyla birlikte, kamusal denetimin zayıflatıldığı, kamu kaynaklarının tasfiye edildiği veya içinin boşaltıldığı bir düzen yerleşti. Belediyeler dahi giderek şirket mantığıyla yönetilen yapılara dönüştürüldü.
Bu koşullarda kamusal denetim yapacağınızı söylüyorsanız, elinizde ne kalıyor?
Eğer denetimi yalnızca bir fatura kesme işlemine indirgerseniz, kamusal sorumluluğu yerine getirmiş olur musunuz?
Ya da düzenlediğiniz bir teknik konferansta, içeriği ve sınırları firma yetkililerinin beklentilerine göre belirliyorsanız, mesleğin bağımsızlığından ve toplumsal sorumluluğundan ne kadar söz edebilirsiniz?
Mesele, teknik bilgi üretmek veya mesleki etkinlikler düzenlemek değildir. Mesele, bütün bunları hangi amaçla yaptığınızdır.
Bir şeyi değiştirme iradenizi kaybettiğinizde, elinizde kalan yalnızca mevcut düzenin sınırları içerisinde hareket etmektir. O sınırların dışına çıkamıyorsanız, bir süre sonra yapabileceğiniz tek şey yerinizde oturup olan biteni izlemektir.
19 Eylül'ü yeniden yeşertmek
19 Eylül'ü yaratan irade, yalnızca ücret artışı isteyen bir meslek grubunun iradesi değildi. O irade, insanca yaşanabilir bir memleket kurma arzusuydu.
Mühendisliğin, mimarlığın ve meslek örgütlerinin toplumdan bağımsız düşünülemeyeceği bir anlayıştı.
Bugün bize düşen, geçmişi romantikleştirerek anmak değil; o dönemin mücadele iradesini bugünün koşullarında yeniden kurabilmektir.
Meslektaşlarımızın sorunlarını yalnızca bireysel çözümlere havale etmeyen, mühendis emeğini piyasaya terk etmeyen, kamusal denetimi savunan ve dayanışmayı gerçek bir örgütlenme pratiğine dönüştüren bir anlayışa ihtiyacımız var.
19 Eylül, yalnızca takvimde yer alan bir anma günü değildir.
Bir sorudur.
Bir itirazdır.
Bir mücadele çağrısıdır.
Başka bir dünya ve başka bir ülke mümkün diyebilmek için, mücadele irademizi yeniden kuşanmak zorundayız.
Amasız ve fakatsız!