Çocukluğumun unutamadığım sözlerinden biridir: "Suya derdini söyle."
Belki de bunun nedeni, yoksul bir işçi mahallesinde büyümemdi. Sanayi havzasının tam ortasında yer alan mahallemizden her sabah okula giderken, işçi duraklarında bekleyen öfkeli, yorgun ve dertli insanların yüzlerine bakardım. Geleceği belirsiz, yarını meçhul, hayatın yükünü omuzlarında taşıyan o insanların arasında büyüdüm. Böylesi bir yaşamın ortasında dertlerin bitmesi mümkün müydü?
İşte tam da böyle sabahlarda annem hep aynı şeyi söylerdi:
"Aman oğlum, suya derdini söyle. Pislikler aksın gitsin."
Bu coğrafyaya ait bu söz, yıllar boyunca beni ayakta tuttu. Çünkü suyun berrak olduğuna inanırdım. Derdimi ona emanet eder, akıp gideceğini düşünürdüm.
Peki ya bugün?
Derdimizi anlattığımız, çare aradığımız, umut bağladığımız her şey hâlâ berrak mı? Öfkemizi, kaygımızı ve umudumuzu aktarabileceğimiz bir mecra kaldı mı?
Bugün bu ülkede milyonlarca emekçi yalnızca yaşamını sürdürebilmek için çalışıyor. Barınabilmek, karnını doyurabilmek, çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için... Geleceğe dair hayal kurma yetisini bile kaybetmiş durumdalar. Oysa hayal kurmayı unutan insanlar, zamanla yan yana gelmeyi de unuturlar.
Sermaye sınıfı ise geçmişten çıkardığı derslerle emekçilere ait ne varsa büyük bir ustalıkla yağmalamaya devam ediyor. En acısı da şu: Hayal kurmayı unutturdukları insanlara bu kez hazır hayaller satıyorlar. Karşılarına bir "Ahmet" çıkıyor, insanlar ikna oluyor; ellerindeki en büyük sihirli değnek sandıkları oylarını dört ya da beş yılda bir sandığa bırakıyorlar. Sonra da aynı düzen bütün gücüyle devam ediyor.
Bir yerde doğa talan ediliyor, başka bir yerde sanayi kentlerinde emekçilerin örgütlenme hakkı gasp ediliyor. Başkentte yurttaşların yolları kapatılıyor, meydanları boyamakla övünüyorlar. İtiraz eden yurtseverler, devrimciler ve NATO karşıtları gözaltına alınıyor; memleketin ne kadar güçlü olduğundan, büyük pazarlıklar yapıldığından söz ediliyor. Bütün bunlar yaşanırken, bizi kurtaracağına inandığımız kişilerden ise çoğu zaman tek bir ses bile yükselmiyor.
Demem odur ki; bu ülkenin emekçilerinin kendilerine satılacak yeni hayallere ihtiyacı yok. Onların yeniden hayal kurabilmeye ihtiyacı var.
Ama bunun için önce suyun yeniden berraklaşması gerekiyor.
Çünkü artık derdimizi suya bile söyleyemiyoruz. Su bulanık. Derdimizi taşıyacak kadar temiz değil.
Önce suyu berraklaştıracağız.
Sonra yeniden hayal kuracağız.
Tıpkı NATO'ya karşı düzenlenen eyleme gitmek için hazırlık yapan öncü bir işçinin, sabaha karşı gözaltına almaya gelenlere söylediği o söz gibi:
"Yürüyüşe gideceğim. Yarın gelin."