İnsan yeni bir şehre geldiğinde sürekli bakar, arar; çoğu zaman da kendini yalnız hisseder. Hele ki arkasında bıraktığı hayat, yönünü az çok belirlemişse bu yalnızlık daha da ağırlaşır.
İnsan yeni bir şehre geldiğinde yalnızca aramaz; aynı zamanda korkar da. Çabuk yılgınlığa kapılır. Ama bir yandan da öğrendiklerini, biriktirdiklerini o şehre taşımak ister. Yeniden kurabilmek için…
Memleketin hali, toplumsal çürümenin derinliği ve kurulan düzenin saç ayaklarının çökmeye başladığı bir dönemde, elbette geldiğimiz şehirler de bundan payını almıştır. Ama bizler çoğu zaman, bu gerçekliğe bakmadan, hayalini kurduğumuz şehre anlam yükleriz. Dağlarından yağ, ovalarından bal akan bir memleket düşleriz.
Oysa yeniyi kurmak için şu soruları sormadan olmaz:
Ne yapacağız?
Nasıl yapacağız?
Neden yapacağız?
Bu sorular sorulmadan hiçbir şehirde yeni bir başlangıç kurulamaz.
Çünkü bir şehri şehir yapan yalnızca coğrafyası değil, onun dinamikleridir. Aydın ilinde gözüme ilk çarpan da bu dinamiklerin ne olduğuydu. Geldiğim şehir, birden fazla dinamiği içinde taşıyan, kavraması zor bir şehirdi. Aydın ili, bereketli topraklarına rağmen basit ama bir o kadar da bu dönemde ihanetin gölgesinde yağmalanan, peşkeş çekilen arazileriyle dikkat çekmektedir. Tarım alanları planlı ve nitelikli bir biçimde gelişeceğine, tüccarların eline bırakılmış; çiftçiler ise bu sürecin mağduru olmuştur.
Ancak bu şehirde bu talana karşı nasıl bir direnç geliştirileceği sorusu, gördüğüm ve gözlemlediğim kadarıyla temsil siyaseti üzerinden bir mücadele hattı oluşturmaktadır. Meslek örgütleri, dernekler, demokratik kitle örgütleri… Bunlar o şehrin hafızasını, sözünü ve yönünü belirler. Aydın da bu anlamda önemli bir birikime ve ağırlığa sahiptir.
Nail abi hikâyesi de tam burada anlam kazanır.
Nail hoca, Aydın’ın önemli liselerinden birinde öğretmendir. Bir gün bir hasta ziyaretine gider. Ziyaret ettiği kişi, bilinci yerinde olmayan bir yakınıdır. Ama Nail hocayı görür görmez, o belirsiz bilinç haliyle tek bir cümle kurar:
“Nail abi, sen mi geldin?”
Nail hoca bu anıyı derslerinde anlatır. O lisede okuyan öğrenciler de bu hikâyeyi sahiplenir. Ve bir süre sonra okulun bahçesindeki duvara şöyle yazarlar:
“Nail abi, sen mi geldin…”
Bu, sadece bir anı değildir. Bu, bir bekleyiştir.
Birinin gelmesini, birinin sorumluluk almasını, birinin “buradayım” demesini bekleyiştir.
Belki de mesele Nail hocayı hatırlamak değil.
Mesele, o cümleyi yeniden kurabilmektir.
Çünkü çürüyen, çöken bir düzen karşısında artık o soru değil, o cevabı vermek gerekir:
“Evet, biz geldik.”
Peki biz kimiz?
Biz bu memleketin emekçileri,
Bu memleketin yurtseverleri,
Boyun eğmeyenleri,
Yalnızlığa mahkûm edilmeye çalışılan ama yan yana gelmeyi bilenleriyiz.
Bereketli topraklarda daha fazla yan yana gelmek; cumhuriyetin kurucu kadrolarını ve bu ülkenin kuruluşunda önemli bir etken olan bu şehre ihanet etmemek için; bugün altı oyulmuş, çökertilmiş bir cumhuriyeti yeniden kurmak için… Emekçilerin cumhuriyeti için bu şehrin emekçilerinin daha fazla yan yana gelmesi şarttır.
Yeni bir şehre gelmek, sadece bir yer değiştirme meselesi değildir.
Bu, aynı zamanda bir taraf olma meselesidir.
Ya yalnızlığın içinde kaybolursun,
Ya da o yalnızlığı birlikte aşmanın yolunu ararsın.
Aydın’da yeni başlayan herkes için mesele tam da budur:
Sadece gelmiş olmak yetmez.
Söz kurmak, temas etmek, birlikte üretmek gerekir.
Çünkü hiçbir şey kendiliğinden değişmez.
Ama birileri “biz buradayız” dediğinde, her şey değişmeye başlar.
Ve belki de bugün bu şehirde yeniden söylenmesi gereken cümle şudur:
Nail abi, biz geldik!