“Aidiyet duygusu, liyakat ve sorumluluk!”
Siyasette asıl mesele sadece kimin yöneteceği değildir. Asıl mesele, o insanların hangi yöntemle belirlendiğidir. Çünkü siyasette yöntem bozulduğunda, sonuç da kaçınılmaz olarak bozulur.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde uzun süredir tartışılan en önemli sorunlardan biri de tam olarak budur: aday belirleme meselesi.
Bir zamanlar CHP’nin en güçlü demokratik reflekslerinden biri olan önseçim kültürü, artık neredeyse tamamen geri plana itilmiş durumda. Oysa önseçim sadece teknik bir yöntem değildir. Önseçim; örgütün söz hakkıdır, tabanın iradesidir, emek veren insanların kendisini siyasetin parçası hissetmesidir.
Şimdi ise birçok yerde adaylar, birkaç kişinin masa başında yaptığı değerlendirmelerle belirleniyor. Hal böyle olunca ortaya çıkan tablo da doğal olarak sorunlu oluyor.
Çünkü halkın içinden gelmeyen, örgütün onayıyla değil dar kadroların tercihiyle aday yapılan bazı isimler, daha en baştan kendisini halka değil, kendisini aday yapan mekanizmaya karşı sorumlu hissediyor.
Sorun da tam burada başlıyor.
Vatandaşın eleştirisini dinlemek yerine rahatsız olan,
örgütü bir yol arkadaşı gibi değil kontrol edilmesi gereken bir yapı gibi gören,
ulaşılabilir olmak yerine etrafına duvar ören bir yönetim anlayışı ortaya çıkıyor.
Sonra da toplumla siyaset arasındaki mesafe büyüyor.
Bugün bazı belediyelerde gördüğümüz kibirli tavırların, eleştiriye tahammülsüzlüğün ve “ben bilirim” anlayışının temelinde biraz da bu var.
Çünkü mücadele ederek değil, atanarak gelen siyasetçinin özgüveni başka; sorumluluk duygusu başka oluyor.
Oysa belediye başkanlığı bir makam değil, emanet görevidir.
Orası güç gösterme alanı değil; vatandaşın derdine çözüm üretme yeridir. İnsanların karşısında değil, yanında durabilme makamıdır.
Fakat gelinen noktada bazı belediye başkanlarının enerjisini kente değil, parti içi dengelere harcadığını görüyoruz.
Kim nerede etkili olacak,
hangi delege kimi destekleyecek,
ilçe yönetimleri nasıl şekillenecek…
Bunlarla uğraşan bir anlayışın şehirlerin gerçek sorunlarına ne kadar yoğunlaşabileceği de doğal olarak tartışmalı hale geliyor.
Üstelik bu durum sadece belediyelere zarar vermiyor; parti içinde de ciddi kırgınlıklar oluşturuyor.
Çünkü örgüt şunu hissediyor:
“Biz mücadele ediyoruz ama kararları başkaları veriyor.”
Bir siyasi partinin tabanında bu duygu oluşmaya başladığında, orada aidiyet zayıflar, heyecan azalır, inanç yıpranır.
Bu yüzden mesele yalnızca birkaç belediye başkanının tavrı değildir.
Asıl mesele, aday belirleme anlayışının kendisidir.
Ve burada en büyük sorumluluk doğal olarak genel merkezdedir.
Çünkü liyakat yerine sadakatin,
emek yerine yakın ilişkilerin,
toplumsal karşılık yerine “uyumlu isim” arayışının öne çıktığı her süreç, uzun vadede siyaseti zayıflatır.
Siyaset, kimseyi rahatsız etmeyecek insanlar bulma işi değildir.
Tam tersine; yük taşıyabilecek, eleştiriye açık, hesap vermeyi bilen insanlarla yol yürüyebilme işidir.
Bu yüzden CHP’nin artık çok net bir tercihle karşı karşıya olduğunu düşünüyorum:
Ya örgütün sesine kulak veren demokratik bir anlayış güçlenecek,
ya da kısa vadeli hesaplarla kurulan dengeler partiyi içeriden yormaya devam edecek.
Oysa toplumun beklentisi çok daha basit.
İnsanlar ulaşabildikleri,
derdini anlatabildikleri,
kendisini dinleyen,
eleştiriden kaçmayan yöneticiler görmek istiyor.
Koltukta oturan değil,
sorumluluk taşıyan insanlar istiyor.
Çünkü bir belediyeyi büyüten sadece projeler değildir.
İnsana dokunabilme becerisidir.
Bir partiyi ayakta tutan da sadece seçim başarısı değildir.
Kendi içindeki demokrasiye ne kadar sahip çıktığıdır.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir koltuğun ağırlığını belirleyen şey, makamın kendisi değil, o makamda oturan kişinin karakteridir.
Eğer yöntem yanlışsa, başarı kalıcı olmaz.
Eğer aday yanlışsa, bugün kazanılan belediyeler yarın büyük hayal kırıklıklarına dönüşebilir.
CHP’nin hâlâ önemli bir fırsatı var.
Ama bu fırsat ancak doğru insanlarla, doğru yöntemlerle değerlendirilebilir.
Aksi halde yarın ortaya çıkacak tabloya kimsenin şaşırma hakkı olmaz.