Geçen hafta meclis günü belediyeye gittim. Ne slogan atmak için, ne bağırmak için, ne de bir tartışma çıkarmak için. Sadece anayasal bir hakkımı kullanmak üzere… Dilekçe vermek için.
Belediye binasının ikinci katına çıktım. Meclis devam ediyordu. Tam o sırada meclis katından bir polis memuru telefonla aradı. Neden geldiğimi sordu. Nerede olduğumu, ne yapmak istediğimi öğrenmek istedi. Cevabım basitti: “Dilekçe vermek için buradayım.”
Burada dilekçe vermek, hâlâ bir suç değil. En azından kâğıt üzerinde…
Ama pratikte durum başka.
Asıl mesele bu sorunun sorulması değildir. Asıl mesele, bu sorunun kimin talebiyle sorulduğudur.
Çünkü artık bazı kapılardan içeri girerken sadece kimliğiniz değil, niyetiniz de sorgulanıyor. Hakkınızı ararken, önce kendinizi savunmanız isteniyor. “Neden buradasın?” sorusu, masum bir güvenlik sorusu olmaktan çıkıp, bir caydırma refleksine dönüşüyor.
Bu, polisin inisiyatifi değildir. Bu, idarenin içinde yerleşmiş bir zihniyetin sonucudur. Soruyu soran polis olabilir; ama o soruyu sorduran, kamusal gücü tahammülsüzlükle kullanan anlayıştır.
Bu yaşadığım olay, tek başına büyük bir kriz gibi görünmeyebilir. Kimine göre “abartılacak bir şey yoktur.” Ama mesele tam da burada başlıyor. Demokrasi, büyük yasaklarla değil; küçük, sessiz, sıradan müdahalelerle aşındırılır.
Bir yurttaşın, kamu binasında, meclis günü, dilekçe vermek için bulunduğu katın sorgulanması; sadece bana yöneltilmiş bir soru değildir. Bu, “sen burada ne kadar serbestsin?” sorusudur. Bu, kamunun kamudan yavaş yavaş uzaklaşmasının göstergesidir.
Üstelik bu sorgulama, herhangi bir taşkınlık yokken, herhangi bir güvenlik riski yokken yapılmıştır. Ortada ne bir eylem vardır ne bir tehdit. Sadece bir yurttaş ve bir dilekçe.
Ben bu ülkenin bir yurttaşıyım. Vergisini veren, oy kullanan, söz söyleme hakkı olan bir yurttaş. Belediye binasına girdiğimde misafir değilim; ev sahibiyim. Çünkü orası halkın binası.
Bugün dilekçe veren sorgulanıyorsa, yarın soru soran susturulur. Bugün “neden geldin” deniyorsa, yarın “gelmesen iyi olur” denir. Ve işte tam da bu yüzden, küçük gibi görünen bu anlar önemlidir. Polisin burada bir sorumluluğu yoktur. Sorumluluk, polisi bir aracı gibi kullanarak yurttaşa mesafe koyan idari reflekslerdedir. Hukuk, polisle değil; kuralla işler. Polis, idarenin rahatlatma aracı değildir.
Ben o gün dilekçemi verdim. Ama geride kalan, verilen bir dilekçeden ibaret değildi. Geriye, kamusal alanda nefes almanın bile izaha bağlandığı bir tablo kaldı. Ama aklımda şu soru kaldı: Biz ne zaman, hakkımızı kullanırken tedirgin olmaya başladık?
